18 Ocak 2012 Çarşamba

SİS



Martıların çığlık çığlığa haykırışları diken üstündeki şehri daha da tedirgin ediyor. Gittikçe kalınlaşan sis, azametli bir geçmişin aziz hatırasını perdelerken, biri birlerine cevap yetiştiren azman cüsseli gemilerin sirenleri, sanki yokmuşlar da gaipten gelen seslermiş gibi ürperti veriyorlar bu tedirgin ruhları. Şehir bugün sisli; var olmakla beraber, yok sayılmak bu olmalı.

Sis; mekânsız, tarihsiz, el yordamı bir dünya görüngüsü olarak hayatlara abanırken, cılız gün ışığı altında akıp giden neşesiz insan kalabalıklarının anlamsız devinimleri, endişeli yüzlerdeki derin şüpheleri çoğaltıyor. Modern insan, geçmişini ‘vahşi zamanlar’ tarihi olarak tanıyor. İnsanlık, bir sis perdesi gerisinden anlamaya çalıştığı geçmişini ‘gün ışığının hakikati’ olarak algıladığı sürece kalın sis perdesinin ardından sızan ışık huzmelerini aydınlık olarak görmeye devam edecek.  Sis, gün ışığının hakikatini perdelerken,  yanılsamaların ürettiği ekonomi politiklerden nemalanan ideolojiler, tarihin hakikatini perdelemektedirler. İdeolojiler geçmişleri perdelerken, indirgemeci mahiyetleri ile bugünleri anlamsızlaştırıyorlar.   

Hayatın künhüne varmışların eminliğindeki aydınlık tanımlaması; ışık huzmelerinin aydınlık vehmini çoğalttıkça, bu çoğaltım içindeki tatsız ve tuzsuz yaşamların, biricik ve doygunca yaşanan hayatlar olarak pazarlandığına işaret ediyor. Renksiz ve coşkusuz hayatları, resim paletlerinde renklendiren, coşkuyu eğlence parklarında köpürtmeye çalışan akıl, bu ilüzyonu sihirli kavramlara yüklemiş. Her çağın kendince sihirli kavramları var olmuş ve var olmaya devam ediyor. Sihirli kavramlarla donatılmış sosyal ve siyasal alan, gerilimlere dolu bir hayatı insanlara öneriyor. Bu önerinin bizatihi kendisinin yüksek voltta bir gerilim içermesi, bu önermeyi empozeye dönüştürüyor.

Tepeden seyrettiğin şehrim sisler içinde. Kurşuni karabasan, mütecaviz bir şehvetle şehrime abanırken histerik harelenmeleri içinde birden boy gösteren yüksek bina çatıları, köprü ayakları, bu karabasanın kilitlediği bir vücudun, son bir gayret imdat isteyen çaresiz elleri gibiler.

İnce ince yapılan sıkı planlar, varılmak istenen menziller siste kaybolup gitti. Soyunamadığın bir elbise, üstünden atamadığın bir yorgan, çekip açamadığın bir perde gibi abanan sis, her şeyi teslim aldı.

Gerçek ne?
Şeyleri, tarihi, eşyayı nasıl tarif edeceğiz şimdi?       

Arif ARCAN                        

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder