27 Şubat 2017 Pazartesi

Prof. Dr. İhsan Ketin


İhsan Ketin ( d. 1914, Kayseri - ö. 16 Aralık 1995, İstanbul) Türk jeolog
”Açık hava da  doğrudan doğruya çıplak tabiatın sinesinde çalışmak imtiyazı her meslekte yoktur. Jeologlar her zaman genç kalan insanlardır. Birlikte geçirilmiş bir dağ başı, bir çadır altı, hayatının bize verdiği bir arkadaşlık sevgisi vardır ki, bizleri diğer mesleklerde olduğundan daha fazla birbirimize bağlar…‘‘
Türkiye’de modern anlamda jeolojinin kurucularından olan İhsan Ketin 81 yıllık hayatında her zaman genç kalması dağ başlarında, çadırlarda geçen 55 yıllık verimli meslek yaşamına borçlu. Erciyes Dağı’na duyduğu hayranlıkla seçtiği mesleğiyle dopdolu geçen ömrü Türkiye’de jeolojiyi ileriye götürerek yeni nesilleri yetiştirmeye adamış bir ömür.
         İhsan Ketin 1914 de Kayseri de doğdu. İlkokul sıralarında başlayan jeoloji tutkusu, ömrü boyunca sürdü. 1932 Sonbaharında devlet bursu ile Almanya’da üniversite eğitimi yapmaya gitti.  Bir yıl Almanca öğrendikten sonra 1934 ‘de Berlin Üniversitesi’nde tabliye dalında öğrenime başladı. Ünlü Alman Tektonikçisi Stille’nin öğrencisi oldu. Öğrenimine Born Üniversitesi’nde devam etti. Burada da Ünlü bir Tektonikçi olan Hans Cloos’ un öğrencisi oldu. Hans Cloos, İhsan Ketin’i en çok etkileyen bilim adamlarından biriydi. 1938 Haziran’ında doktorasını verdi. Ketin Osmanlı Devleti sınırları içinde doğup, doktora alan ilk jeologdur. Aynı yılın Ekim ayında da İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeoloji Enstitüsün de asistanlığa atandı.  Yurda dönüşünden kısa zaman sonra, 21 Kasım 1939’da Tercan, ardından 28-29 Aralık gecesi Erzincan depremi oldu. 1939’dan itibaren depremlerin ardı arkası gelmedi.
1942, 1943, 1944 ve 1946’da Kuzey Anadolu deprem bölgesi boyunca meydana gelen kuvvetli depremleri irdeleyerek 1948’de Kuzey Anadolu Fayı’nın varlığını ilk kez ortaya koyduğu ünlü makalesini yazdı.  Aradan 40 yıl geçtikten sonra, 26 Şubat 1988 ‘de Almanya’da dünyanın en büyük jeologlarına verilen Gustav Steinmann Madalyası İhsan Ketin ‘e bu makalesi için verildi. 1953 – 1959 arasındaki çalışmaları onu, Anadolu kristalin ekseninin (Menderes Kırşehir Masifleri) son derece genç bir yapı olup, metamorfik evrimini geç Kreatase erken Tersiyer döneminde tamamladığı şeklinde özetlenebilecek ikinci büyük buluşuna ulaştırdı. 1938’den beri kesintisiz sürdürdüğü meslek yaşamında yurt ve dünya çapında birçok ödül alan Ketin’in başlıca amacı, doğanın hazinelerini keşfedip ortaya çıkarmak olmuştu.
İyi bir araştırmacı ve öğretmen oluşu üniversitedeki kürsüsünde bilimsel verimin benzerlerinin üzerinde  olmasını açıklamakta yetersiz kalır. Bilim adamlığındaki başarısı kadar, yöneticilikteki başarısında da en büyük pay, demokratik ve alçakgönüllü kişiliğindeydi.  Erciyes sevdasıyla başlayan elli altı yıllık meslek yaşamını, hayata veda ettiği güne kadar sürdürdü. Erciyes dağı, rüzgarın türküsüyle sevdalılarını büyülemeye gene devam edecek. İlkokul çocukları uzak bir düş gibi onu gene seyir edecek. İhsan Ketin ‘in o yaşlarda yaptığı gibi, beyaz benekli siyah çakıllarıyla oyunlar kuracak, büyük bir zevkle kızıl renkli konilere tırmanacaklar. Belki aralarından biri İhsan Ketin’in Erciyes ‘le başlayan tutkusunda büyüye kapılıp “kayalarda gizli gerçeği ” aramaya ömrünü adayacak.

Çocuklar, eğitim, yasaklar ve Babalık üzerine....

1980 öncesine gidiyorum. Ortaokul öğrencisiyim. Babam bizim evimize de televizyon aldı. Sadece TRT var ve yayınlar siyah beyaz. Günün birinde Charlie Chaplin’i keşfettik. Filmin başından sonuna katıla katıla kahkaha atarak izledik dört kardeş. Bir hafta sonu yine Charlie Chaplin filmi vardı ve saatinin gelmesini dakika dakika sabırla çekiyorken babam: “Hadi herkes doğruca tarlaya! Dedi.
“Ama baba… Baba ne olursun filmi izleyelim, Baba gidelim ama gelip filmi izleyelim…
Yalvardık. Rahmetli babam kesin kararlıydı ve ısrarımız üzerine sesini yükselterek bizi tarlaya gönderdi. Mısır tarlasında çalışırken ağlıyordum. O filmi izleyemediğim için ağlıyordum. Kalbimde bir yara olarak kaldı bu olay…
Yıllar geçti ve ben baba oldum. Oğlum ve kızım komşulardan görünce benden de çizgi film kanalına abone olmamızı istediler. Gözyaşlarımı hatırladım ve isteklerini ikiletmeden kablo tv’ye ve özellikle o çizgi film kanalı, jetix miydi o zaman, emin değilim, ona abone olduk. Aradan birkaç ay geçti. O beni kapıya heyecanla koşup sevinçle karşılayan çocuklarımı arıyorum. Koridorda omuzlarıma alırdım, güreşirdik, konuşurduk, beraber işler yapardık. İlgileri, zekaları gelişsin diye tamir, düzenleme vb. işlerimde işin bir ucundan onlara tuttururdum. Fakat kayboldular.
Neler oluyor? İzliyorum. Tuhaf davranışlar gelişmeye başladı.
Öf püf ediyorlar.
Bizden büyüklermiş gibi hükmedici konuşuyorlar.
Eleştirebiliyorlar. Bir tuhaf bencilleşme, bir acayip kibirlenme…
Bir pis maddeleşme, tatminsizlik…
Yemeği beğenmeme, istekleri olmayınca seslerini yükseltme, debelenme…
Birbirlerini öldürmece, satırla doğrayıp kazana koyup pişirip yemece oynuyorlar.
Bunları çektikleri videodan öğreniyorum.
Bunlar daha 6-10 yaşlarında.  Dehşete kapıldım.
Bunlar çocuk. Bunlar benim sevgili evlatlarım.
Ben terörist mi, cehennem odunu mu yetiştiriyorum.Ben hain yetiştireceksem keşke doğmasalardı.Aman Allah’ım! Korkunç bir şeyler oluyor. Adeta elim ayağım titremeye başladı.
Ne yapacağımı şaşırdım. Laf söylüyorum anlamıyorlar.
Çocukları izlemeye karar verdim. Bir hayalet gibi takip ettim. Ne gördüm… Günlerinin çoğu televizyon karşısında o kanalı izlemekle geçiyor.
Bir biri ardına çizgi diziler.  Büyücüler, tanrısal gücü olan, evreni yaratıp yok eden, avuçlarından ışıklı bombalar fırlatan yaratık suretinde tanrılar. Gezegenleri yok eden şeytanlar. Birbirlerinin eteğini kaldırıp bakan çocuklar. Popo üzerine konuşmalar. Aslında kendilerini ördeklerin getirmediğini konuşup nasıl olduğunu utanılacak şekilde ifşa eden sahneler.
Sadece çizgi diziler mi?
Çocuk animasyonları, oyuncaklar, neredeyse hepsi felaket. Aman ya Rabbim, Ben çocuklarımın beynini tamamen şeytanın eline teslim etmişim. Şirk, küfür, dinsizlik, ahlaksızlık, fuhuş, kibir, bencillik, maddecilik, akla hayale gelebilecek ne kadar pislik varsa hepsi bu çizgi filmlerin içerisinde. Sürekli her gün, sabahtan akşama kadar, Ben güya ailemizin rızkı için işe gidiyorum ve çocuklarımı evde şeytan eğitiyor. Nasıl bir dehşet yaşadım. Derhal kabloları kestim. Aboneliği iptal ettim, televizyonu yasakladım.  Kızdılar, karşı koydular. Beton bir suratla dikildim karşılarına. Dünyada yaşayacakları en büyük acı cehennem odunu olmalarından ağır olamazdı. Çok şükür birkaç hafta içerisinde düzelip eskiye döndüler. Enerjilerini boşaltacak zararsız yollar aradık.
Çocuklarınıza sahip çıkın. Onları neyin nasıl yetiştirdiğini iyi takip edin. Şimdilerde mantar gibi türeyen bacak arası meraklısı, ateizmi adamlık sanan kibir küpü, haddini bilmez insancıklar görüyoruz. Bunlar bu milletin başının belası olacaklar, çok can yakacaklar. Yazık oldu bu milletin bir nesline. Çocuk diye acımak olamaz. Acıya acıya çocuklarınızı cehenneme hazırlamayın. Şeytani zevklerin içerisinde dinsiz yetiştirecekseniz bırakın çocuk yapmayın. Kendi günahı insana yeter. Elbette ne yapsak da evlatlarımızın hayırlı olmalarını garanti edemeyiz. En azından kıyamet günü cenabı Allah’a verebileceğimiz cevabımız olsun.
Dr. Muhammed Bozdağ

Bu yazıda seni rahatsız eden bir şey var mı Şevket Abim? 
Diye sordum ve aldığım cevap beni son derece tatmin etti diye bilirim. 
İşte cevap

Bence yasakçı baba yasakçı bir babayı yetiştirmiş o çocuklar da büyüyünce yasakçı olacaklar.
Teşhis doğru tedavi yanlış...
Ben de 7 yıl tv almadım sonra Ekrem yüzünden aldım... 
Ama en çok ben seyreder oldum...
Prof. İshak Özgel bu sorunu şöyle çözdüğünü anlattı
Evdeki 31 ekran tv yi değiştirmedim...
Hanımla anlaşıp bir gün kumandayı çocuklara bırakıp biz kitap okumaya başladık...
Çocuklar inanamamışlar kanal değiştirip değiştirip bizi denediler
3 gün sonra biz tv seyretmeye çağırdılar kulak asmadık...
Sonra kumandayı bize verdiler almadık...
10. gün sonunda kitaplarını alıp yanımıza geldiler...
Yukarıdaki yazıyı yazan zat acaba internetli cep telefonlarını da toplayabilmiş midir?
Onun bulunmadığı yerde çocukları nasıl davranıyor hakkında bir fikri var mıdır?


Babalık yasak koymak değil iyilikte ÖRNEK olmaktır...

25 Şubat 2017 Cumartesi

Çok kırıldım....

Bu satırları yazmadan birkaç saat önce “yüksek tansiyon” teşhisi aldım. Tıp kitaplarının en önemli başlıklarından birinin altında kaldı adım. Hiç ummazdım. Tıptan bunu beklemezdim. Oysa ben o tıp kitaplarının okuyucusu oldum; o kitapların konusu olmaya hiç alışık değilim. Şaşırdım. “İlacını unutma ha!” denilenlerden biri de benim artık.
Tıp doktoru olmam beni hayatın risklerinden muaf edemezdi elbet! Her insanı akışına katan, iniş çıkışıyla sarsan hayat benim için de geçerli. Bunu biliyorum, biliyorum da… Yaşaması başka. Kabullenmesi zor. Doktorum babacan bir tavırla, “Bak artık…” dediğinde azarlanıyormuşum duygusuna katıldım.
Şimdi azıcık ukalalık edeyim. Psikolojinin ‘transaksiyonel analiz’ ekolüne göre,  yıllarca doktor olarak başkalarına karşı takındığım ‘ebeveyn’ rolüm çöktü, şimdi bir başka ‘ebeveynin’ haddini bildirdiği “çocuk” rolüne girdim. “Narsisistik kırılma” diyor buna varoluşsal psikoloji. Hiçbir ekolün elinden kurtaramıyorum kendimi. Aşk olsun! Sahiden kırıldım!
 Transaksiyonel psikologlar, terapi seanslarıyla ‘yetişkin’ olmaya çağırır ‘çocuk’ ve ‘ebeveyn’ rolleri arasında sarkaçlanan biz garipleri. “Yetişkin” olacağız, yetişkin! Yetişkin olmak ne mi demek? Bıçak sırtında eğleşmek demek. Rüzgâra açık olmak demek. Oksijen çadırından çıkmak demek. Ana rahminden çıkmak demek. Gecikmiş doğumumuza kendi ellerimizle ebelik yapmak demek.  Tercihlerinin doğurduğu terkleri göze alacak olgunlukta olmak demek. Yaşamanın getirdiği tehlikeleri sakince kabullenmek demek. Yok öyle ‘çocuk’ olmalar; ‘ana rahmi’ne kaçar gibi kaçmalar. ‘Hipertanisyon’ teşhisi almayı normal görmek demek.  Bu teşhisin er ya da geç doğuracağı, ilaç alsan da kaçınılmaz olan, kalp hastalığı, damar tıkanıklığı, organ yetmezliği, kalp krizi riski, otel odasında ölü bulunmak gibi türlü insan hallerini kabullenmek demek.
Yaralanabilir olduğunu kabullenmek demek ‘yetişkin’ olmak. Vakte karşı savunmasız olduğunu görebilmek. “Adam gibi adam” olmanın biricik yolu yaraya açık olmak. Şairce olsun hadi: “Yaranın içinden geçmek.”
 Sakın bu makaleyi okuyup da bana “geçmiş olsun” demeye kalkmayın. Çünkü “geçmiş olmuş” olmayacak yaram. Bir vakit sonra “geçmiş” olmak üzere geçiyoruz yaraların ortasından.
Yaşamak, ölmeyi göze almaktan başka nedir ki?


Senai Demirci

24 Şubat 2017 Cuma

Prof. Dr. Aziz Sancar



1946'da Mardin'in Savur ilçesinde, orta gelirli çiftçi ailesinin sekiz çocuğundan yedincisi olarak dünyaya geldi. İlk, orta ve lise eğitimini Mardin'de tamamladı. Lise yıllarında futbolla ilgilendi ancak son sınıfta futbolcu olmaktan vazgeçerek yükseköğrenimine devam etmek üzere İstanbul'a gitti.
1963 yılında girdiği İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesin'den 1969 yılında birincilikle mezun oldu. İki yıl Savur'da bir sağlık ocağında hekimlik yaptıktan sonra bir NATO-TÜBİTAK bursu ile önce Johns Hopkins Üniversitesi, ardından Dallas Teksas Üniversitesi'ne gitti. Dallas'ta üniversitenin moleküler biyoloji programına ve Caude Rupert’ın laboratuvarına katıldı. Bu laboratuvarda Sancar, danışmanı Claud Rupert ile fotoliyaz olarak adlandırılan bir geni kolonlamış ve genetik mühendisliği ile bakterilerde çok yüksek oranlarda çoğaltmıştır. Bu genin kodladığı enzim, ultraviyole ışıkları ile haraplanan DNA'nın onarımını yapar. Bu buluş Dr. Sancar’ın önce yüksek lisans, ardından doktora derecesi (1977) almasını sağladı.
Sancar, 1977-1982 yılları arasında Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde çalıştı. Bu dönemde fotoliyaz enzimi çalışmalarına ara verip nükleotid kesim onarımı araştırmaları başladı. DNA onarımı dalında doçentlik tezini tamamladı. 1997 yılından itibaren araştırmalarını Biyokimya ve biyofizik alanında yaptığı çalışmalarla tanınan Amerika Birleşik Devletleri North Carolina-Chapel Hill'de North Carolina Üniversitesi Biyokimya ve Biyofizik Bölümü'nde Sarah Graham Kenan Profesörü olarak sürdürmektedir.
DNA onarımı, hücre dizilimi, kanser tedavisi  ve biyolojik saat üzerinde çalışmalarını sürdüren Sancar, 415 bilimsel makale ve 33 kitap yayınladı. Sancar kanser tedavisinde sirkadiyen saat kullanımıyla ödüller almıştır. 2001 yılında Amerikan Kimya Cemiyeti tarafından verilen Kuzey Carolina Seçkin Kimyager Ödülü'nü almaya hak kazanan Sancar, 2005 yılında bilim dünyasının en prestijli üyelikleri arasında yer alan ABD Ulusal Bilimler Akademisi’ne seçilerek bu akademiye seçilen ilk ABD'li Türk oldu. Bu ödülü aldıktan sonra, ABD'de okuyan Türk öğrencilerine yardım etmek ve Türk-Amerikan ilişkilerini geliştirmek amacıyla eşiyle birlikte Aziz&Gwen Sancar Vakfı'nı kurarak ABD'nin Kuzey Carolina eyaletinde "Carolina Türk Evi" isimli bir öğrenci misafirhanesi açtı. 2006 yılında Türkiye Bilimler Akademisi’ne asli üye olarak seçildi.
Sancar, DNA'nın onarılması ile ilgili yaptığı çalışmalardan dolayı ABD'li Paul Modrich ve İsveçli Tomas Lindahl ile birlikte 2015 Nobel Kimya Ödülü'ne layık görüldü. Bu üç araştırmacı 30 yıldan uzun süre birbirlerinden bağımsız olarak ve büyük oranda bakteri hücrelerinde çalışmaktadır. Sancar nükleotid kesim onarımı alanında buluşlar yapmış, Tomas Lindahl ve Paul Modrich ise diğer DNA onarımı mekanizmaları olan bazı kesim onarımı ve yanlış eşleşme onarımını keşfetmişlerdir. Aydınlattıkları temel mekanizmalar daha sonra insanlar dahil olmak üzere kompleks organizmalarda da gösterilmiştir. Örneğin, nükleotid kesim onarımı bozuklukları ile deri kanserleri arasında doğrudan nedensel ilişki bulunmuştur. Sancar’a, İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından verilen Nobel Kimya Ödülü Alfred Nobel’in ölüm yıldönümü olan 10 Aralık'ta düzenlenen törende verildi. Ödül, İsveç Kralı XVI. Carl Gustaf tarafından takdim edildi.
Sancar, Amerika Birleşik Devletlerinde çalışmalarına devam etmektedir.

21 Şubat 2017 Salı

Oy zamanı kime bakacağız?

“Oy verenlere değil, oyu sayanlara bakmak lazım.”

Rus Atasözü 
Ramazan Kurtoğlu (Evanjelizm Kitabı Sayfa 276)

Ordinaryus Prof. Dr. Cahit ARF




Ülkemizde matematiğin simgesi haline gelen Cahit ARF 1910 yılında Selanik’te doğdu. 1932 yılında Galatasaray Lisesi’nde matematik öğretmenliği, 1933 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde profesör yardımcısı (Doçent adayı ) olmuştur. Doktorasını 1938 yılında Almanya’da Göttingen Üniversitesi’nde tamamladı. Daha sonra İstanbul Üniversitesi’ne dönen ARF, 1943 de profesör, 1955’de Ordinaryus Profesör oldu.1964-1965 yılları arasında Fransa’da bulunan Princiton’daki Yüksek Araştırma Enstitüsü’nde konuk öğretim üyesi olarak görev yaptı.
 1938 yılından beri Cahit ARF cebir, sayılar teorisi, elastisite teorisi, analiz, geometri ve mühendislik matematiği gibi çok çeşitli alanlarda yaptığı çalışmalarla matematiğe temel katkılarda bulunmuş, yapısal ve kalıcı sonuçlar elde etmiştir. Bütün Türk matematikçilerine dolaylı veya dolaysız bir şekilde esin kaynağı olmuş, yaptığı uyarılar ve verdiği fikirlerle çevresindeki tüm matematikçilerin ufuklarını genişletmiş ve çalışmalarını yeni bir bakış açısıyla yönlendirmelerini sağlamıştır.
 Cahit ARF’ ın ilk çalışması, 1939 yılında Almanya’nın ünlü bir matematik dergisi olan Crelle Journal Dergisi’nde yayınlanmıştır. Cahit ARF çözülebilen cebirsel denklemlerin bir listesini yapmak amacıyla Göttingen’de ünlü matematikçi Hasse’nin doktora öğrencisi oldu. Hasse’nin önerisiyle özel haller problemini çözdü. Cahit ARF bu çalışmasıyla sayılar teorisinde çok özel bir yeri olan lokal cisimlerde dallanma teorisine çok önemli yapısal bir katkıda bulunmuştur. Burada bulduğu sonuçlardan bir bölümü dünya matematik literatüründe “Hasse-Arf Teoremi”olarak geçmektedir.
Bundan sonra uğraştığı problem, matematikte “kuadratik formlar” olarak bilinen konudadır. Uzayda konisel yüzey denklemleri buna basit bir örnek olarak gösterilebilir. Bu konudaki temel problem, kuadratik formların bir takım invaryantlar, yani değişmezler yardımıyla sınıflandırılmasıdır. Bu sınıflandırma Witt adında ünlü bir Alman matematikçi tarafından karekteristiği ikiden farklı olan cisimler için 1937 de yapılmıştır. Karekteristik iki olunca problem çok daha zorlaşıyor ve Witt’in yöntemi uygulanamıyordu. Cahit ARF bu problemle uğraştı ve karekteristiği iki olan cisimler üzerindeki kuadratik formları çok iyi bir biçimde sınıflandırdı. Bunların invaryantlarını, yani değişmezlerini inşa etti. Bu invaryantlar dünya literatüründe “Arf İnvaryantları” olarak geçmektedir. Bu çalışması 1944 yılında Crelle Dergisi’nde yayınlandı ve Cahit ARF ‘ı dünyaya tanıttı.
 1945’lere gelindiğinde düzlem bir eğrinin herhangi bir kolundaki çok kat noktaların çok katlılıklarının yalnız aritmetiğe ait bir yöntem ile nasıl hesaplanacağı iyi bilinmekteydi. Düzlem halde algoritmanın başladığı sayılar eğri kolunun parametreli denklemlerinden bilinen bir kanuna göre elde ediliyordu. Genel durumda ise böyle bir sonuç henüz bulunamamıştı. Bu sıralarda İstanbul’da Patrick Du Val adında bir İngiliz matematikçi bulunuyordu. Du Val genel halde algoritmanın başladığı sayılara “karakter” adını vermiş ve eğrinin tüm geometrik özellikleri bilindiği zaman bu karakterlerin nasıl bulunacağını göstermişti. Bunun tersi de doğruydu. Bu karakter bilinirse, eğrinin çok katlılık dizisi, yani geometrik özellikleri de bulunabiliyordu. Burada açık kalan problem ise bir eğrinin denklemleri verildiğinde karakterlerini bulabilmek idi. Cevap düzlem eğriler için bilinmekte, ama yüksek boyutlu uzaylarda bulunan tekil eğriler için bilinmemekte idi. Ayrıca, yüksek boyutlu bir uzayda tanımlanmış bir tekil eğrinin çok katlılık özelliklerini, yani geometrik özelliklerini bozmadan en düşük kaç boyutlu uzaya sokulabileceği de bu problemle beraber düşünülen bir soru idi. Bu çeşit sorular matematiksel bakış açısının temel problemi olan sınıflandırma probleminin eğrilere uygulanması bakımından son derece önemli ve zor sorulardı. Cahit ARF bu problemi 1945’de tamamı ile çözmüş ve tek boyutlu tekil cebirsel kolların sınıflandırılması problemini kapatmıştır. Bu sonucun zorluğu hakkında fikir elde edebilmek için düzgün varyetelerin sınıflandırılması probleminin bugüne kadar 1,2 ve kısmen 3 boyutlu varyeteler için çözüldüğünü tekilliklerinin sınıflandırılması probleminin ise 1 boyutlu varyeteler, eğriler için Cahit ARF tarafından çözüldüğünü göz önüne almak gerekir. Cahit ARF bu problemi çözerken önemini gözlediği ve problemin çözümünde en önemli rolü oynadığını fark ettiğini bazı halkalara “karekteristik halka” adını vermiş ve daha sonra gelen yabancı araştırmacılar bu halkalara “Arf Halkaları” ve bunların kapanışlarına “Arf Kapanışları” adını vermişlerdir. Cahit ARF’ın bu çalışması 1949 ‘da Proceedings of London Matematical Society dergisinde yayınlanmıştır.
Cahit ARF’ın 1940’lı yıllarda yaptığı bu çalışmaların günümüzde hala kullanılıyor olması, onun kalıcılığını ispatlamıştır.

Cahit ARF’ı ilk tanıyan bir kişi onun sadece matematiğe ilgi duyan bir insan olduğu izlenimini edinebilirdi. Cahit ARF için, matematik her şeyin üzerinde ve ötesindeydi. Ancak, onu TÜBİTAK’ın kurulmasında ve gelişmesinde gösterdiği çabayı ve özeni bilenler Cahit ARF’ın öyle içine kapanık, matematikle uğraşan, dış dünya ile ilgilenmeyen bir kişi olmadığını bilirler. Mühendisliğin günlük hayattan doğan problemlerine her zaman ilgi gösterirdi. Ama, bu probleme mutlaka matematiksel bir model bulmaya çalışırdı. Hele bir de pratikten gelen problemi matematik olarak (bilgi yelpazesi.net) çözüme kavuşursa pek keyiflenirdi. Mustafa İNAN’la böyle bir işbirliği yapmış ve İNAN’ın köprülerde gözlemleyip, araştırdığı bir sorunun matematiksel kesin çözümünü vermiştir. Bu çalışmaları Cahit ARF’a İnönü Ödülü’nü kazandırmıştır.
 Üniversitede rektörlük, dekanlık gibi idari görevler almaktan kaçınmıştır. Araştırmacıların bu gibi görevlerden uzak durmaları gerektiği görüşündeydi. Ama uzun yıllar TÜBİTAK Bilim Kurulu Başkanlığı’nı da özveriyle yürütmüştür.
Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde bulunduğu yıllarda yeni ve farklı bir üniversite modelinin ve kültürünün ortaya çıkması için çaba göstermiştir. Akademik dünyanın yapay hiyerarşik ayrımlarıyla alay etmiştir. Genç öğretim üyeleri ve öğrencilerle çok güzel, yararlı ve keyifli diyalog içindeydi. Her zaman üniversite içi çekişmelerden ve politikadan özenle uzak durduğu halde, ODTÜ sistemi tehlikeye düştüğünde duyarlı ve sorumlu bir bilim adamı olarak kendini bir mücadelenin içine atmaktan çekinmemiştir. Bu onurlu mücadele de bile matematiğin aksiyomatik yaklaşımını kimseye fark ettirmeden kullanmıştır. Cahit ARF 1948’de İnönü Ödülü, 1974’de TÜBİTAK Bilim Ödülü, 1980’de İTÜ ve KATÜ Onur Doktorası, 1981’de de ODTÜ Onur Doktorası’nı aldı. Genç yaşta Mainz Akademisi Muhabir Üyeliğine seçildi ve Türkiye Bilimler Akademisi Onur Üyesi oldu.

Cahit ARF matematikte kalıcı izler bırakarak 26 Aralık 1997 ‘de vefat etmiştir.

19 Şubat 2017 Pazar

Prof. Dr. OKTAY SİNANOĞLU




Doğum25 Şubat 1935
Bari, İtalya
Ölüm19 Nisan 2015 (80 yaşında)
FloridaABD

Babasının (Nüzhet Haşim Sinanoğlu) Türkiye Başkonsolosluğunda görev yapmakta olduğu Bari’de doğdu. 1939 yılında İtalya’da II. Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından ailesiyle Türkiye’ye döndü.
Oktay Sinanoğlu, sonradan TED Koleji olan Ankara Yenişehir Lisesi’ne 1953 yılında burslu öğrenci olarak girdi ve okulu birincilikle bitirdi. Okulun bursuyla Kimya Mühendisliği okumak üzere ABD’ye gitti. 1956’da ABD Kaliforniya Üniversitesi Berkeley Kimya Mühendisliği’ni birincilikle bitirdi.
1957’de Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nü sekiz ayda bitirerek yüksek kimya mühendisi oldu. “Alfred Sloan” ödülünü aldı. 1959’da Kaliforniya Üniversitesi Berkeley’de kuramsal kimya doktorasını tamamladı. 1960’ta Yale Üniversitesi’nde öğretim üyesi (asistan profesör) oldu.
1960-1961 yıllarında atom ve moleküllerin çok-elektronlu kuramı ile “Doçent” oldu. 1963’te 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını bilim dünyasına kazandırarak 28 yaşında “tam profesör” unvanını aldı. 20. yüzyılda Yale Üniversitesi’nde bu sanı kazanan en genç öğretim üyesidir.
1962 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi mütevelli heyeti yalnız Oktay Sinanoğlu’na mahsus olmak üzere kendisine Danışman Profesör ünvanını verdi. Yale Üniversitesi’nde ikinci bir kürsüye daha profesör olarak atandı. 1973’de Almanya’nın en yüksek “Aleksander von Humboldt Bilim Ödülü”nü ilk kazanan kişi oldu. 1975’de Japonya’nın “Uluslararası Seçkin Bilimci Ödülü”nü kazandı; yine 1975 yılında özel kanunla Oktay Sinanoğlu’na ilk ve tek Türkiye Cumhuriyeti Profesörü ünvanı verildi. 1976’da Japonya’ya Türkiye Cumhuriyeti Özel Elçisi olarak gönderildi. Kendisi Türk-Japon kültür, bilim ve eğitim ilişkilerinin temellerini atmıştır. Amerikan Bilim ve Sanat Akademisinin ilk ve tek Türk üyesidir. Meksika hükümeti tarafından yüksek Bilim Ödülü “Elena Moshinsky” ile ödüllendirildi.
Dünyada yeni kurulmaya başlayan moleküler biyoloji dalının ilk profesörlerinden biri oldu. DNA sarmalının çözelti içinde o biçimde nasıl durduğuna açıklama getirdi. Dünyanın pek çok yerinde buluşları ve kuramları ile ilgili konferanslar verdi.
1980’li yıllarda çalışmalarını kimya biliminin basit bir şekilde öğretilmesine yönelik bir kuramsal çerçeve üzerinde yoğunlaştırdı. Ancak 1988’de yayımlanan çalışmaları akademik dünyada ilgi görmedi. 1993’te Yale Üniversitesi’ndeki profesörlük görevlerinden erken sayılabilecek bir yaşta emekliye ayrıldı. Aynı yıl Türkiye’ye dönerek Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü’nde profesörlüğe atandı. 2002 yılında bu görevden de emekliye ayrıldı.
Türkiye’de bulunduğu dönemde çalışmalarını daha çok Türk ulusal kimliği ve Türk diliyle ilgili milliyetçi görüşlerini yaymaya adadı. Eğitim dilinin resmi dil olması gerektiğini ve yabancı dilin takviyeli olarak öğretilmesinin gerektiğini savunmaktadır. Matematiksel yapısından dolayı Türkçe’nin en iyi bilim dili olduğunu söylemektedir.
Yaşamı boyunca Kuantum Mekaniği’ne birçok katkıda bulunmuş bir bilim adamıdır. P.A.M. Dirac’in de üzerinde uğraştığı ancak çözümleyemediği bir problemi, “Kuantum mekaniği”nde, Hilbert uzayının topolojisi ve içerdiği yüksek simetrileri çözdü[4]. Böylece Kimya bilimini bu topolojik inceleme ile sağlam bir temele oturttu.

Son Çember...

1979 yılında yazılan romanda ilginç ve sürükleyici bir Soğuk Savaş çatışması anlatılıyor. Kitapta birbirlerinden ölesiye nefret eden, temsil ettiği kimliklerin zıtlığının yanı sıra kişisel bir hesapları da olan ve birbirini öldürmeye kafaya koymuş iki casus ile tanışıyoruz. Tahmin edeceğiniz gibi biri Sovyet ajanı diğeri ise Amerikalı. Soğuk Savaşın her iki aktörü de kendi ajanlarıyla gurur duyuyor çünkü onlar alanlarında en iyisi. Fakat bu sıcak düşmanlık şaşırtıcı bir şekilde yerini zorunlu bir işbirliğine bırakıyor. Matarese adını taşıyan gizli ve son derece tehlikeli bir yeraltı grubu (aynı zamanda bir seçkinler kulübü) dünyayı ele geçirme planları yapmakta ve iki dev gücü tehdit eden bir güç konumuna gelmektedir. Üstelik çoktan Amerika ve Sovyetlerin içine sızmıştır. Dolayısıyla düşmanlar işbirliği yapmaya başladığında, dünyayı kurtarmak gibi bir amaçla yola çıksalar da, kendi ülkelerinin de hedefi haline gelirler.
19 ŞUBAT 2017
2017/4 İSTANBUL
Kitapta bana kalan;
"Amacımız hükümetleri felce uğratmak. Terör yoluyla dünyayı kapsayacak karşılıklar yaratarak amacımıza ulaşacağız. Evet kargaşalık tamamlandığında hükümetler, sivil ve askeri güçler bu durumla başa çıkamayacaklarını anlayıp çaresiz kaldıklarında, aklı başında kişiler harekete geçecekler. Şiddet sona erecek. Dünya barışı yaşayacak. Tarih boyunca olduğu gibi hükümetlerin çalışmalarına izin verilmemeli. İzin verildiği takdirde bu dünya bundan sonraki yüzyılı göremeyecek. Hükümetler değişmeli"
(Sayfa 332)

16 Şubat 2017 Perşembe

Gerçeğin Bir Kelimesi....

Cesur bir insanın atacağı en basit adım, bir yalanın parçası olmamaktır. Gerçeğin bir kelimesi bile bütün dünyaya bedeldir.

Aleksandr Soljenitsin (6 Mart 1992)

Ramazan Kurtoğlu (Evanjelizm Kitabı Sayfa 261)

Referanduma doğru giderken bir Fikir.....

Faşizm, bizim kullandığımız tabire yakın bir ifadeyle az sayıda büyük sanayici ve finans sahibi tarafından yönetilen bir hükümettir. Demokrasi çarkını döndürüyor göstererek de faşizmi uygulayabileceğiniz hususunda müsaadenizle ısrarcı olacağım. Sadece bir Yüksek mahkemenin, bir temsilciler meclisinin ve bir başkanın varlığı, gücün resmi hiçbir görevi olmayan birkaç adamın elinde merkezileşmesine karşı yeterli bir tedbir sayılmaz.
Heymood Broun
Bağımsız Köşe Yazarı 1936

Ramazan Kurtoğlu (Evanjelizm Kitabı Sayfa 262)

15 Şubat 2017 Çarşamba

Neden Bir Devlet Oluyoruz da Millet Olamıyoruz?

Türkiye bölünmüş bir toplumsallığa sahip.

Türkiye’nin toplumsal bölünmüşlüğü sosyo ekonomik değil, sosyo politik bir mahiyet arz ediyor. Yani benzer sosyal katman içindekiler, farklı politik angajmanlar çerçevesinde kendisini konumlandırabiliyor. Türkiye toplumundaki politik ayrılık sıradan politik bir ayrışmaya karşılık gelmemektedir. Kamusal alanlarda her daim belirli bir şiddette, ayrışmanın sembolü özel günlerde ise yoğun çatışmacı ve çelişik bir refleks kendisini hemen gösteriyor. Her türden seçim sathı mailinde, Ramazan aylarında, Ramazan ve Kurban bayramlarında, yılbaşlarında, milli günlerde vs. çatışık ve çelişik refleks en kaba haliyle sahne alıyor.

Türkiye toplumsal bölünmüşlüğünün aritmetiği, bizimkiler ya da ötekiler diye bir çırpıda kümelere bölünerek sayımı yapılabilecek bir basitliğe sahip değil. Türkiye’de siyaset, bu bölünmüş toplumsallık merkez alınarak yapılıyor. Türkiye’de siyaset, toplumsallığın bölünmüş taraflarının bir temsilcisi olarak işlev görüyor.

Bölünmüşlük durumu tabanda mı meydana gelmiştir?

Türkiye’de toplumu derin fay hatları ile bölen; toplumun kendi doğal mecrasında tabandaki farklılaşması değil, bizatihi devletin kendisidir. Devlet içinde kendisini devletin sahibi olarak gören siyasal elitin iktidara odaklı zihniyeti, Türkiye’de siyaset yapma imkân ve biçimlerini derinden etkilemiştir. Türkiye’de siyasetin temel çıktısı devleti ele geçirip devleti sahiplenmektir. Devletin sahipliliğini temsil etme kudretini eline geçiren unsurlar kapalı devre oluşturmuş oldukları özellikle ekonomik örüntülerle kendilerini meşrulaştıracak bir tabanı oluşturmuşlar ve bu taban marifetiyle devletin önceliklerini umut ya da korku ile toplumun geri kalanına dikte etmişlerdir.

Devletin kendisine yakın olan unsurlar ile oluşturduğu ekonomi politik, her daim yığınlar ile çelişik ve çatışık bir ilişki yaşanmasına neden olmuştur. Zira kısıtlı kaynakların dağılımı, kısıtlı bir kesime yönelik gerçekleşmiştir. Diğer taraftan çelişik ve çatışık ilişkinin mahiyeti, yönü, şiddeti Türkiye toplumunda farklı siyasal arayışları sürekli dinamik tutmuştur.         

Türkiye’de siyasallık neden devleti sahiplenmek istemektedir?

Türkiye’de tek örgütlü güç devlettir. Taban dediğimiz ama neyin tabanı olduğunu bir türlü çözümlemediğimiz yığınlar, devletin karar alma süreçleri ile devletin eylemlerini yönlendirecek, etkileyecek, dengeleyecek örgütlü bir güce hiçbir zaman sahip olamamıştır. Türkiye’de siyaseti temsil eden sivil unsurlar da toplumu örgütleyecek bir alt yapıya sahip değildir. Dolaysız olarak siyasal düzenekler için devletin örgütlü gücünü ele geçirmek hayati önem arz etmektedir.

Türkiye toplumunu bölen, tek örgütlü güç olan devlettir. Toplumsal bölünmeyi çeşitlendirip derinleştiren ise devletin sahipliliğini ele geçirmeye çalışan siyaset unsurlarıdır.

Bu bağlamda;

a. Türk siyasal aklının devlet tarifinde ve devlet anlayışında temayüz eden ana fikir; devletin ‘var olma ve var kalma’ durumudur. Türk siyasal kültüründe devletin var olma ve var kalma bağlamındaki ayrıcalıklı yeri, devleti ve devlete ait olan şeyleri, en başta zihinsel olarak toplumsalın üzerinde ayrık ve bağımsız bir özne olarak egemenliğe taşımıştır.

b. Türk siyasal yaşamında iktidara odaklılık olgusu; oluşan grup/zümre/sınıf çıkarlarının devlet çıkarları ile eşitleme çalışmalarıdır. Bu eşitleme çabaları, toplumsal çatışmaların devlet katında görünür olmasına yol açmıştır. Türk siyasal yaşamında “devleti ele geçirme” söylemi, sivil ve/veya askeri darbeleri, darbe ve ihtilal teşebbüsleri ya da özlemleri, bu eşitleme girişimlerinin billurlaştığı alanlardır.

c. İktidar odaklı siyaset; yığınları ifade eden çevrenin siyasal dinamizmini merkezileştirmektedir. Çevrenin siyasetindeki iktidar odaklılık, yüksek bir aidiyet duygusu ile oluşabilecek tutarlı bir kitleselliği mümkün kılamamaktadır. Çevrenin ancak ana kırılmalar ile dışsal olarak elde etmiş olduğu kazanımları korumak ve kollamak haricinde bir siyasi duruşu oluşamamıştır. Kısaca iktidara odaklı siyasi zihin, çevreden koparttıklarını merkezileştirmektedir.

d. Merkezileşme; devlet ve sivil siyaset ayrımının bulunmadığı bir zemine işaret etmektedir. Merkezileşmede bütün sorunlar artık bir devlet sorunu olarak ele alınma eğilimini taşımaktadır.

e. Siyasetin bölünmüş toplumsallıklar üzerinden yapılıyor olması; siyaseti, uzlaşma arayışlarının sahası olarak değil, çatışmaların sahası olarak değerlendirilmesine yol açmaktadır. Batıcı-Laik/ Doğucu-İslamcı ana bölünmüşlüğün yanında yeni bölünme alanları doğmakta ve toplumsal bölünme giderek çeşitlenerek derinleşmektedir.

f. Türkiye’de devletin bir anayasa yapma ihtiyacı toplumsal bir basıncın sonucu olarak değil, devleti kontrol eden siyasal kadroların kendi güçlerini bir anayasa yapabilme iradesi ile ispata yönelik güç gösterisi olarak tezahür etmektedir. Bir anayasanın gerekliliğini savunan merkezi siyasettir ve mevcut anayasayı askıya alan, değiştiren ve yeni bir anayasa vazeden de merkezi siyasetin bizatihi kendisidir.

g. Türkiye’de devlet aygıtı homojen bir yapı arz etmemektedir. Türk siyasal yaşamına damgasını vurmuş bulunan ‘siyasetin devlet katında deruhte ediliyor olması durumu’, siyasetin üretmiş olduğu çelişki ve çatışmaların da devlet katında oluşuyor olmasının ana nedenidir. Devlet dışı sivil unsurların kendi mecralarında ortaya koymuş oldukları siyasal faaliyetler, devlet katında çatışan siyasal aktörlerin elini güçlendiren ve iktidar aygıtını kontrol hakkını sağlayan meşrulaştırıcı araçsallıklardan öteye geçememektedir.

Sonuç olarak;

h. Akparti’nin birinci ve ikinci iktidarı döneminde sivil toplumcu dili çok yüksek olmasına rağmen üçüncü iktidarı döneminden başlayarak bu sivil toplumcu dili azaltmaya başladığı gözlemlenmektedir. Akparti’nin Türkiye’nin bölünmüş bir toplum olduğu gerçeğinden yola çıkarak oluşturmuş olduğu siyasal dili ve bu dilin özeti konumundaki ‘Millet İradesi’ vurgusu; Türk siyasal yaşamının tarihsel çelişki ve çatışma öbekleşmesinin bir tezahürüdür. Akparti’nin muhafazakâr bir yönelim içerisine girmiş olması; “yönetim hakkı” hususundaki kadim Türk siyasal kültürünün egemenlik olgusunun güçlü bir izdüşümüdür.  

i. Türk muhafazakâr geleneğinin “devleti ile birlikte var olma” siyasal temasının dayandığı meşrulaştırıcı söylemi “Milli İrade”’dir. Milli irade kavramsallaştırması, Türk siyasal kültürünün kadim anlayışı olan “dirlik ve düzen” fikrinin, Türk demokratik yaşamına uyarlanmış meşrulaştırıcı bir güncellenmesinden ibarettir. Dirlik ve düzen fikri; egemenliği kullanan ve “devlet aklı” olarak “aşkınlaştırılan” yönetsel aygıtın eylemlerinin, külfetin yüklendiği yönetilenlerden bağımsız olması gerektiği anlayışına dayanmaktadır. Bu anlayışta yönetsel aygıt, eylemlerinde yönettiklerinden bağımsız hareket etmektedir.

j. Türkiye’nin merhamet eksenli bir normalleşmeye ihtiyacı vardır.  İktidara odaklı bir siyaset yerine, toplumsal merhameti eksen alan siyaset yapma biçimleri ile imkânlarını aramak, aklıselim sahiplerinin vazifesi olmalıdır. Tarihsel bağlamda temel çelişki ve çatışma devlet ile toplum arasında yaşanmaktadır. Toplumu devletine karşı yeri geldiğinde savunmak gerekmektedir. Bu savunudan çıkacak olan şey ise millet olabilmektir.
Arif ARCAN
15 Şubat 2017

BU YÜZDEN 12 YILDIR EVDE SADECE FLÜORESAN LAMBA KULLANIYORUM...