29 Nisan 2015 Çarşamba

Allah neyi vaat ediyor.....

Nûr, 55. Ayet: Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.

26 Nisan 2015 Pazar

Yol başı ve sonu...


Hamza.....







  25 Nisan 15
 4 Temmuz 2015
27 Eylül 2015
11 Ekim 2015
27 Aralık 2015 
14 Şubat  2016
18/12/2016

20/01/2017
Hamza İlk Karnesini Aldı

12 Şubat2017
Zekeriya ve Hamza         

12 Şubat 2017
19 Mayıs 2019

9 Şubat 2020

8 Ekim 2021 
Zorunlu pandemi arasından sonra














24 Nisan 2015 Cuma

Okula hapsedilen eğitim....

“İnsan!
İşte şu devrede her şeyi oldukça anlaşılmışken anlaşılamayan bir muamma!
Nedense insan yaratılış icabı acayiptir(s. 168).”

İnsan, çocukluğundan itibaren görüp yaşadıklarının insanlığın başlangıcından beri ve her yerde aynı olduğunu sanır. Neredeyse tüm dünyada uygulanan zorunlu eğitim, bu yanılsamanın tipik örneklerinden biridir. Eğitim aşağı yukarı ulus devletlerle birlikte zorunlu hale getirilmiştir. Oysa zorunlu olmasa da her toplum çocuklarını eğitiyordu. Hiçbiri onları hayat karşısında savunmasız ve donanımsız bırakmıyordu. İnsanın olduğu her yer, eğitimin hem mekânı hem imkânı idi. Ayrıca dileyenin önünde ilimde derinleşme imkânı sunan kurumlar da vardı. İlim talep edilirdi ve gereğini yerine getiren her talip onu elde ederdi. Nedeni ne olursa olsun talep etmeyen de onun değerini bilirdi.
Öğretim mekânının bizzat hayatın kendisi olduğuna, 1914’te vefat eden Ahmet Hilmi’nin, A’makı Hayal adlı kitabının ‘saadet’ ile ilgili görüşlerini dile getirdiği kısacık metinden de çıkarılabilir. O, başlangıçta insanla ilgili kanaatini dile getirir: İnsan ‘anlaşılamayan bir muamma’dır ve yaratılışı ‘acayip’tir(s. 168). Bu kanaatinin nedenini açıklamaz fakat muhtemelen çelişkili gidişatı ve ondan sudur eden birbirine taban tabana zıt fiilleri onu böyle düşündürür.
Müellif, kendisini bu kanaate iten pek çok gözlemden hareketle üç şahsiyeti örnek verir. Biri Ezher mezunu bir imamdır fakat değil bir Müslüman’a hiçbir insana yakışmayan bir ömür sürmektedir. Diğeri şeyhliği babasından devralmıştır fakat kendisinin rehbere ihtiyacı vardır. Üçüncüsü yazarın ‘asıl mevzuu’ olan ümmi bir marangozdur. Onun çocuklarını yetiştirme anlayışının ipuçları aşağıdaki özette bulunabilir:
Hamdun Ağa, üç oğlunun da patronudur ve onlara ücret ödemektedir. Ödenen para piyasadaki denkleriyle aynıdır. Ona göre emeğinin karşılığını almayan ‘ne iş öğrenir ne de iş çıkarır. Baştan savma çalışır(s. 171).’ Bundan daha kötüsü “babası olduğu için değil emeği için besliyor’ hissine kapılır da ‘ahlaksız olur’. ‘Para kazanmayı ve kıymetini’ öğrenemez. Aynı nedenle hakedeni kalfalığa ve ustalığa terfi ettirir ve yevmiyesini artırır. Çırağı olan küçük oğlu ‘çok çalışkan ve müteşebbistir’ ağabeylerini geçebilecek istidattadır ancak çok acele ettiği ve dikkatsiz davrandığı için elini kesmektedir(s.172). Ücret artışını hak edecek bilgi ve becerisine rağmen anılan iki zaaf kendisine zarar vermesine yol açmaktadır. İşin gereği olan dikkat ve sükûneti elde etmeden ücretini artırmak doğru değildir.
Çalıştıracağı yabancıları nasıl ev masraflarına dâhil edemeyecekse oğullarını da etmemelidir. Kaldı ki çalışmaktan aciz olsalardı ev bütçesine katkıda bulunamazlardı. O, ustası Hacı Mürteza’dan öğrendiği gibi gelirini taksim eder; bir kısmını ihtiyaçlarına ayırır, diğerlerini çeşitli kalemler altında biriktirir. Oğullarının sermaye ve evlilik masrafları, kara günler, bayramda fakirleri giydirmek bunlardan bazılarıdır. Nitekim büyük oğlunun sermayesi kendisininkine yetişmiştir ve ona ya dükkân açacak ya da yanına ortak alacaktır(s. 173).
O, kendindisinin atacağı her adımın eğitici değerinin farkındadır. Misafiri geldiğinde ona ikramda bulunur, sohbet eder fakat özür beyan ederek çalışmaya devam eder: “Beni işten uzak, boşboğazlık eder görürlerse kötü bir örnek olur(s. 170).” Bu söz onun davranışın sözden daha güçlü ve daha etkili olduğunu bildiğini göstermektedir.
Hamdun Ağa, oğullarına özel hoca tutar. Hoca dükkâna gelir onlara yarım saat ders verir. Bir senede Kur’an-ı Kerim ve gazete okumayı ve ‘lazım geldiği kadar da’ yazmayı öğrenirler. O, her sene hocanın uygun gördüğü kitapları alır. Öğle tatillerinde, bazen de geceleri bu kitapları okurlar. Onları okula göndermemesinin nedenini şöyle açıklar: “Mahalle mektebinde çocuk senelerce devam ediyor. Hem ahlaksız oluyor hem de bir şey öğrenemiyorlar(s. 174).” Görüldüğü gibi o, öğretim süresine kıyasla öğrenme oranını düşük bulur. Ayrıca okulun ahlaki zaaflara zemin oluşturduğunu düşünür. Satır aralarından anlaşılmaktadır ki müfredatın bir kısmını lüzumsuz görmektedir. Çocukları, lüzumlu gördüğü okuma, yazma ve Kur’an okumayı kısa sürede öğrenmekle kalmamış, ehlinin tavsiye ettiği kitapları okuyarak kendilerini yetiştirmeye devam etmişlerdir. Okuldan farklı olarak her biri meslek sahibi olmuş, bir taraftan mesleğinin inceliklerini öğrenip zirveye tırmanırken diğer taraftan ilimle irtibatlarını sürdürmektedir. Görüldüğü gibi Hamdun Ağa’nın rızk temin ettiği dükkânı aynı zamandı bir terbiye ocağıdır.
Lüzumlu bilgi kişiden kişiye değişir zira her âdem ayrı bir âlemdir; hatta birinin gerekli gördüğünü diğeri gereksiz görebilir. Gerekli görmek eğitimin bir imkânıdır. O isteyerek onu elde etmeye gayret eder. Gerekli görmeyen ise gayret göstermek için kendisini ikna edemez. Ona rağmen zorlanırsa kişiliği tahrip edilir. Ayrıca ihtiyaç duyulmayanı öğrenmek zorunda kalmakla onu erken tahsil etmek arasında kazandırdığı yanlış davranışlar açısından fark yoktur. Kaldı ki böyle bir kişi hakkıyla öğrenemez fakat aşinalık kesbeder. Aşina olmasını bildiğine yorar ve anlayabilecek kıvama geldiğinde ona dönüp bakmaz zira nasıl olsa bilmektedir. Dolayısıyla öğrenme fırsatını kaçırır. Ya da anlamadıkça sıkılır ve ondan soğur. Belki de gözü korkar ve yılgınlığa düşer. Böylece ömür boyu o konu ilgi dışı kalabilir. Kendisi hakkında olmusuz kanaatler edinir. İlmin değersizliğine kani olabileceği gibi kendini de değersiz kabul edebilir, vs. Sürekli bu halleri yaşayan bir kişi, haklı olarak tepki gösterir ve bu da başkalarının öğrenme hakkını engelleyebilir.
Öğretim ortamını, müfredatı, süresini vs. standartlaştırmak, muhataplar standart olmadığı için eğitim problemlerinin nedenlerinden biridir. Bu nedenle öğretim; ihtiyacı, luzumlu olanı gözetmeli, hiçbir gerekçe gönüllülük ilkesinin önüne geçmemelidir. Sırf iyiliği düşünüldüğü için hiç kimse ilimden ve öğretimden soğutulmamalıdır. İnsani ve fıtri olan öğretimin gönüllülük üzerine bina edilmesidir. Marifet iltifata tabidir ve ihtiyaç duyulmayan bilginin talibi olmaz. Talep etmediği halde öğrenmek zorunda bırakılan her Allah’ın kulu buna tepki gösterir. Tepkiler dikkate alınmadığında davranış bozuklukları zuhur eder. Bunlar sorumsuzluk, tembellik, görgüsüzlük vs olarak görüldüğünde mesaj ve dolayısıyla problem atlanmış olur. Aslında olan, dayatılan ortamın bünyede oluşturduğu rahatsızlığın tezahürüdür. Başı ağrıtılanın başkasının başını ağrıtması anormal bir durum değildir. Aksine bu, bir sağlık göstergesidir.
Hamdun Ağanın eğitim anlayışının dayanaklarından biri ihtiyaçtır. Kişinin ihtiyacını karşıladığı her yer, bizatihi eğitimin uygulandığı yerdir. Dolayısıyla öğretimin yeri müfredatın niteliğine göre okul da dahil her yerdir. O amacına daha kısa sürede ve yolla ulaştıranı tercih etmektedir. Bir diğeri çocuklarını yetiştirme sorumluluğunu bizzat üstlenmesi ve onu başka kişi ve kurumlara devretmemesidir. Onları kendi hazırladığı ortamda ve kendi gözetimi altında terbiye etmektedir. Okulda yakınlarının gözetiminden kurtulan çocuk akranlarıyla etkileşerek yanlış tercihlerde bulunmaktadırlar. Söz konusu ortamın sürmesi ahlaki yozlaşmaya yol açan bir zemin oluşturmaktadır.
Eğitim çocukları gerçek hayattan koparmamalıdır. İnsan bir çevreye doğar ve o çevrenin gereklerini ailesinden öğrenerek büyür. Yaşı ilerledikçe öğrenim süreçleri ve çevreler değişse bile hiçbir fert tek başına ömür sürmez. Çevresinin değişmesi ya da çeşitlenmesi sadece yeni ortamın gereklerini farklılaştırabilir. Öğretim bu ihtimali gözeterek muhtemel çevreleri hesaba katmalıdır fakat eğitim yalıtılmış ortamlara mahkum edilmemelidir. Gerçeklik dünyasından soyutlanmış öğretim, tarafları pek çok amacına ulaştırmayacağı gibi gerçek hayattan da kopartacaktır. Bizatihi faydalı olan ilim, pek çokları için faydasız bir angaryaya dönüşürken onları kendilerine ve topluma yabancılaştıracaktır.
Hayatın içinde, kendiliğinden ve doğal süreçler üzerinden akıp gitmesi gereken öğretim, cıvıl cıvıl çocuklara ve kanı coşkun akan gençlere, sanal bir ortamda sanki başka bir âlemde yaşayacaklarmış muamelesi yapmaktadır. Öğrencilerden kaynaklandığı sanılan sorunların çoğu öğretimin zorunlu hale getirilmesinden ve bu son derece insani faaliyetin okul denilen adeta yarı açık hapishanelere hapsedilmesindendir. Onları onlardan daha çok ve daha iyi düşündükleri zehabına kapılan kişi ve kurumlar, onların iyiliği adına iradelerine ipotek koymaktadırlar. Fıtrata aykırı olan bu anlayış, eğitim kurumlarında umulmayan birçok sorun üretmektedir. Diğer bir ifadeyle eğitimde gözlenen sorunların en önemli nedenlerinden biri söz konusu anlayıştır. Zira ataların ifadesiyle gönülsüz yenen aş ya karın ağrıtır ya da baş. 

Çizgilerle Hadis...


20 Nisan 2015 Pazartesi

Fanatikler....

Kitabın bitiş tarihi 
20  NİSAN 2015 
İstanbul 2015/7 

Kitabı çeviren adam okuma zevkinin içine ediyor. Duyumsuyor, dalınç, sezinlemek, akılsal, yadsınamaz, ikirli ve şimdi aklıma gelmeyen bir sürü saçma çeviri var. 

Kitap aslında çok güzel acayip sürükleyici devamlı aksiyon var. Tabi ki birazda gizem katmış yazarımız. Genel olarak beğenebilirim ama standard acayip yükseldi. Acayip zor beğenir oldum. Dimi Mösyö KAVAK 😊😊

Ah benim Cahil Kardeşim, Her işe DİN üzerinden bakma. İşte bir Hayat Hikayesi Kısaca Tabi..

Oktay Sinanoğlu kimdir?
"Türk Einstein" olarak tanınan Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını bilim dünyasına kazandırarak, 28 yaşında en genç "tam profesör" unvanını aldı. Babası Nüzhet Haşim Sinanoğlu'nun diplomatik görevi nedeniyle İtalya'nın liman kenti Bari'de dünyaya gelen Sinanoğlu, II. Dünya Savaşı'nın başlaması nedeniyle 1939 yılında, ailesiyle bu ülkeden Türkiye'ye döndü.
TED Koleji olarak ismi değiştirilen dönemin Ankara Yenişehir Lisesinde burslu öğrenci olarak okuyan Sinanoğlu, okulu 1953 yılında birincilikle bitirdi. Sinanoğlu, Kimya Mühendisliği okumak üzere Berkeley'deki ABD Kaliforniy aÜniversitesi'ne gitti. Sinanoğlu, üniversite eğitimini de 1956 yılında birincilikle tamamladı. 1957'de Massachusetts Teknoloji Enstitüsünü sekiz ayda bitirerek yüksek kimya mühendisi olan Sinanoğlu, "Alfred Sloan" ödülü aldı. 1959 yılında ise Kaliforniya Üniversitesi'nde kuramsal kimya doktorasını tamamlayan Sinanoğlu,1960'ta Yale Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak göreve başladı.
Sinanoğlu, "Einstein" olarak nitelenmesine neden olan beş teorisinden ilki atom ve moleküllerin çok-elektronlu kuramı ile 1960-1961 yıllarında "doçent"oldu. Sinanoğlu, bilim dünyasına 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını kazandırarak, 28 yaşında 20. yüzyılda Yale Üniversitesi'nde bu sanı kazanan en genç öğretim üyesi oldu ve "tam profesör" unvanını aldı.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) mütevelli heyeti 1962 yılında aldığı bir kararla sadece Oktay Sinanoğlu'na mahsus olmak üzere "Danışman Profesör" unvanını verdi.1973 yılında Almanya'nın en yüksek "Aleksander von Humboldt Bilim Ödülü"nü ilk kazanan kişi olan Sinanoğlu, 1975'de Japonya'nın "Uluslararası Seçkin Bilimci Ödülü"nü kazandı.1975 yılında özel kanunla Oktay Sinanoğlu'na ilk ve tek Türkiye Cumhuriyeti Profesörü unvanı verildi.
1976'da Japonya'ya Türkiye Cumhuriyeti Özel Elçisi olarak gönderilen Sinanoğlu, Türk-Japon kültür, bilim ve eğitim ilişkilerinin temellerini attı. Amerikan Bilim ve Sanat Akademisinin ilk ve tek Türk üyesi olan Sinanoğlu, Meksika hükümeti tarafından Yüksek Bilim Ödülü "Elena Moshinsky" ileödüllendirildi. Dünyada yeni kurulmaya başlanan moleküler biyoloji dalının ilk profesörlerinden biri olan Sinanoğlu, DNA sarmalının çözelti içinde o biçimde nasıl durduğuna açıklama getirdi.1980'li yıllarda çalışmalarını kimya biliminin basit bir şekilde öğretilmesine yönelik bir kuramsal çerçeve üzerinde yoğunlaştıran Sinanoğlu'nun,1988'de yayımlanan çalışmaları akademik dünyada ilgi görmedi. 1993'te Yale Üniversitesi'ndeki profesörlük görevlerinden erken sayılabilecek bir yaşta emekliye ayrılan Sinanoğlu, aynı yıl Türkiye'ye dönerek Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü'nde profesörlüğe atandı ve 2002 yılında bu görevden de emekliye ayrıldı.
Sinanoğlu, İngiliz fizikçi ve matematikçi Paul Adrien Maurice Dirac'ın üzerinde uğraştığı ancak çözümleyemediği bir problemi, "Kuantum mekaniği"nde, Hilbert uzayının topolojisi ve içerdiği yüksek simetrileri çözdü ve böylece kimya bilimini bu topolojik inceleme ile sağlam bir temele oturttu.
Dünyada moleküler biyoloji dalının ilk profesörlerinden biri olan ve "Türk Einstein"ı olarak anılan Sinanoğlu, "Atom ve moleküllerin çok elektronlu kuramı(1961)", "Çözgeniter kuramı(1964)", "Kimyasal tepkime mekanizmaları kuramı(1974)", "Mikrotermodinamik(1981)" ve "Değerlik kabuğu etkileşim kuramı(1983)" ile bilim dünyasına adını yazdırdı.

http://www.cnnturk.com/haber/bilim-teknoloji/bilim-dunyasi-prof-dr-oktay-sinanoglunu-kaybetti

Ayrıca http://serdarkaramanlibey.blogspot.com.tr/2010/11/turk-aynstayn-oktay-sinanoglu-kitab.html

Prof.Dr. Oktay Sinanoğlu Vefat etti...



Hep söylenen bir şey vardır ya, 
"Değerini Bilemedik" diye İşte biri daha 
aramızdan ayrıldı. Bu topraklar, lanetli mi ne? Kim memleket ve İNSANLIK için birşey 
yapacak olsa engellenir. Şimdi Yıldızın dönemin sözde Rektörüne Kına göndermek lazım. Hakkında onlarca dava açanlarada..

18 Nisan 2015 Cumartesi

Gerçekten yüz çevirmek....


Gerçek Sığınma Kime?

Araf 200.Ayet: Eğer şeytanın vesvesesi, fitlemesi seni dürterse hemen Allah´a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.
Araf 201.Ayet: Takvâya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah´ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gerçeği görürler.
Araf 202.Ayet: (Şeytanların) dostlarına gelince, şeytanlar onları azgınlığa sürüklerler. Sonra da yakalarını bırakmazlar.

Şahidi Kim zannediyorsun?


17 Nisan 2015 Cuma

Hayırlı Cumalar niyetine...

Enfal 2.Ayet: Müminler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah´ın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.
Enfal 3.Ayet: Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcayan kimselerdir.
Enfal 4.Ayet: İşte onlar gerçek müminlerdir. Onlar için Rableri katında nice dereceler, bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır.

13 Nisan 2015 Pazartesi

Yerim seni, Sen yemez misin peki? :)


Aliya ve Tespitleri...

• Esas itibariyle, bir Müslüman tek başına fert olarak
yaşamaz.
• Bir Müslüman olarak yaşamak ve hayatını sürdürmek
istiyorsa,
– bir çevre, bir topluluk, bir sistem oluşturması gerekir.
– Dünyayı değiştirecektir ya da kendisi değişmeye
boyun eğecektir.
• Hakikî manada İslâmî hiçbir hareket yoktur ki, aynı
zamanda siyasal bir hareket olmasın. Tarihte aksi ör-
neği vârid değildir.
• Bu, İslâm’ın bir inanç, ama aynı zamanda bir felsefe,
bir moral kurallar manzumesi, bir nizam, bir tarz, bir
atmosfer —hâsılı kelâm, tekmil bir hayat tarzı— olması
hasebiyle böyledir.
• Bir kimse gayri İslâmî bir tarzda davranıp, iktisadî
faaliyette bulunup, eğlenip, yönetip de sonra İslâm’a
inanamaz.
Bu çelişkili hali,
– ya ikiyüzlülük (camide Allah’a ibadet, dışarıda O’na
isyan),
– ya bütünüyle çelişki içinde olan (ya Kur’an ile irtibatını
koparamayan ya da içinde yaşadığı ahvâle karşı müca-
dele edip nu değiştiremeyen) insanlar,
– ya da münzevî, aykırı insan tipi (dünyanın İslâmî ol-
maması yüzünden dünyadan elini eteğini çeken)
– veyahut da, ikircikli yapıları nedeniyle İslâm ile bağını
koparıp kendilerinin keşfettikleri veya daha ziyade baş-
kalarının onlar için inşâ ettikleri şekilde bir hayatı ve
dünyayı kabul eden insanları doğurur.
• İslâmî düzen bu çatışmadan uzak bir toplum,
Müslümanın kendini, etrafıyla tam bir uyum içinde
bulduğu bir ilişkiler sistemidir.


9 Nisan 2015 Perşembe

Çocuk ve Ekran....

Çocukların maruz kaldıklarını ekran çeşidi gün geçtikçe artıyor. Bir nesil öncesinin çocukları sadece televizyonu biliyordu. Sonrasında bilgisayar her evin bir parçası haline geldi. Son bir kaç yılda ise hayatımızdaki ekranların sayısı tablet ve telefonlar ile oldukça arttı. Şüphesiz evimizdeki bu ekran artışının bir çok etkisi var. Ekranlar hayatımıza konfor ve keyif kattılar ama hayatımızdan bir çok şeyi de alıp götürdüler. Bu zararın en büyük etkisi ise çocuklar üzerinde oldu.

Eskinin sokakları artık yok. Çocuklar gün boyu evdeler. Evdeki çocukları oyalamanın en kolay yolu ise onları ekran başına oturtmak. Bu sayede çocuklar ses çıkarmadan, etrafı dağıtmadan durabiliyorlar. Yani ekran çocukları susturmak için önemli bir araç. Bir nevi, bakıcı ya da yatıştırıcı gibi. Yemek yerken ekranı açıp çocuğu doyurmak mümkün. Bir ekran görüntüsü ile ağlayan çocuğu susturmak mümkün. Arabada giderken çocukla konuşup onunla sohbet etmek yerine ekranı verip onu kendimizden uzak tutmak kolay. Ekran sayesinde ortalık daha az dağılıyor, evde daha az ses çıkıyor, çocuk daha az konuşuyor. Kısacası ekran bizler için bir kaçış yolu. Gelin görün ki çoğu zaman susturmak, sesini kesmek, oyalamak için ekran başına oturttuğumuz çocuklar ekrandan oldukça zarar görüyor.
Öncelikle ekran, çocukların serbest oyun hakkını elinden alarak onlara zarar verir. Çocuklar oyun aşkı ile doğarlar. Oyun oynamak onlar için yemek ve içmek kadar doğal ve gereklidir. Çünkü çocuk dünyayı oyunla keşfeder ve tanır. Üstelik oyunun iyileştirici ve geliştirici etkisi de vardır. Çocuk, oynadığı her oyunda duygusal, sosyal ve bilişsel becerilerini geliştirir. İp atlayan çocuk fiziksel bedenini geliştirirken, oyunda sıra bekleyen çocuk sabrı öğrenir. Ayrıca çocuk serbest oyun esnasında arzularını, çatışmalarını, kaygılarını oyuna yansıtır ve rahatlar. Ekrana maruz kalan çocuklar ise çok oynayamadıkları için oyunun geliştirici ve iyileştirici etkisinden mahrum kalırlar.
Ekran, aynı zamanda çocuğun hareket imkanını da elinden alır. Eskinin ekmek arası peynir ile sabahtan akşama kadar koşturan çocuklarının yerinde, günümüzde oldukça kalorili beslenen ancak yeteri kadar hareket edemeyen çocuklar var. Hareketsizliğin en büyük nedenlerinden biri ise ekranlar. Ekranlar, çocukları bulundukları yere sabitliyor ve hareketi durduruyor. Bu da çocuklara zarar veriyor.
Ekran varlığı ile çocukların hayal gücünü de elinden alır. Çocuklar ekran ile muhatap oldukça hayal dünyaları küçülür. Ekranla çok muhatap olan çocuk, zamanla ekransız oyun kuramaz, boş vakit geçiremez olur. Bir süre sonrada ekransız yapamaz hale gelir. Halbuki hayal gücü, çocukların en büyük gücüdür. Ekran karşısında hayal edemeyen ve ona sunulanı alan çocuk bir süre sonra bu yetisini kaybeder. Hayali oyunlar kurgulayarak kendini oyalamak artık çocuk için mümkün olmaz. Bir yolculukta, herhangi bir köşede beklerken hayalini kullanmak yerine telefon ve tablet ister.
Ekran çocukların sosyalleşme imkanını da elinden alır. Ekrana aşırı muhatap olan çocuklar sosyal ip uçlarını yakalayamazlar. Dil becerileri kısır olur. İletişim yöntemlerinden habersiz olurlar. Gün boyu onlara tepki vermeyen, iletişime geçmeyen düz ekrana baktıkça çocuklar asosyalliğe doğru kayar.
Ekran sadece varlığı ile bile çocuklara zarar verir. Çünkü onların elinden onlara iyi gelen bir çok etkinliği almış olur. Ekran aynı zamanda sunduğu içerik ile de çocuklara çok zarar verir. Bir çok dizi ve sanal oyunda şiddet ana unsur olarak bulunur. Ekranlardaki şiddet, çocukların şiddeti bir çözüm yolu olarak görmesine, model almasına neden olur. Ekran, şiddeti normalleştirilir ve sıradan gösterir. Ekranda şiddeti çokça gören çocuklar şiddete duyarsız hale gelir ve şiddet görene yardım etmekten uzak kalır.
Ekranda sunulan aşk, moda, sevgili, cinsellik ve alışveriş gibi kavramlar çocukların dünyasını olumsuz etkiler. Çok küçük yaşta yetişkin kavramları ile büyüyen çocukların dengesi bozulur. Bunun sonucunda zihnen yetişkin ama bedenen ve duygusal olarak küçük çocuklar ortaya çıkar. Yetişkin gündemi ve kavramları ile büyüyen çocuk çocukluğu tam yaşamadan büyümüş demektir. Yaşanmamış çocukluk, gelecekteki büyük acıların habercisidir.
Kimi film, çizgi film ve animasyonda sunulan bilinçaltı telkinler, subliminal mesajlar da çocukların saf zihinlerine zararlı tohumları eker. Sahneler arasına ustaca yerleştirilen bilinçaltı görüntüler, konuşmalar arasına serpiştirilen cümleler, seslerin arasına yerleştirilen gizli seslerle insan zihni yönlendirilebilir. Ekran bu yönü ile de çocuklar için bir risk oluşturur.
Kısacası ekran, içeriğinden bağımsız olarak varlığı ile çocukların oyun, hareket, hayal gücü ve sosyalliklerini elinden alarak onlara zarar verir. Yani çocuklar ekranda faydalı program izleseler bile aşırı derecede ekran başında kaldıklarında ekran başındayken oyun oynayamadıkları, hareket edemedikleri, hayal kuramadıkları ve sosyal iletişimde bulunamadıkları için zarar görürler. Bunun yanında ekranda sunulan yalan, şiddet, intikam, aşk, cinsellik ve moda gibi içerikler çocukların ruh dünyasını olumsuz olarak etkiler. Bilinçaltı mesajlarla çocukların zihinleri yönlendirmeye açık hale gelir.
Psikolojik açıdan sağlıklı çocuklar yetiştirebilmek için çocuklarımızın ekran ile olan ilişkisini kararlı bir şekilde düzenlemeye ihtiyacımız var. Ekranı ve zararlarını küçümsemek birçok çocuğun psikolojik yara almasına neden olabilir. Çocuklarımızın ekrana değil insana ve yüzyüze kurulan insan ilişkilerine ihtiyacı vardır. Sanal oyunlar ise hiç bir zaman gerçek oyunun yerini tutamaz.
ÇOCUKLARIN EKRANLA İLİŞKİSİ NASIL OLMALIDIR?
Derneğimiz çocuğun ekran ile olan ilişkisinin aşağıda belirttiğimiz sınırlar çerçevesinde düzenlenmesi taraftarıdır.
Çocuklar Ekran Başında Ne Kadar Kalmalıdır?
Burada belirtilen ekran sürelerine tablet, telefon, bilgisayar ve televizyon dahildir.
0-3 yaş: Olabildiğince ekrandan uzak tutulmalıdır. Ekran başında vakit geçirmemelidir.
3-6 yaş: Günlük toplam süre 20-30 dakikayı geçmemelidir.
6-9 yaş: Günlük toplam süre 40-50 dakikayı geçmemelidir.
9-12 yaş: Günlük toplam süre 60-70 dakikayı geçmemelidir.
12 yaş üzeri: Günlük toplam süre 120 dakikayı geçmemelidir.
Çocuklar Ne Zaman, Ne Kadar Sanal Oyun Oynamalıdır?
6 yaş öncesi çocukların sanal oyunlarla tanışması doğru değildir. Sanal oyunla tanışma dönemi 7 yaştır. Okul çağı çocukları, hafta içi okulun olduğu dönemde sanal oyunlardan uzak tutulmalıdır. Sanal oyunlara sadece hafta sonu ve tatil dönemlerinde müsaade etmek ve genel olarak 2 saat ile sınırlamak daha doğrudur. Çocukların sanal oyunlarla ilişkisini sınırlı tutmak amacı ile anne-babanın telefonlarında oyun yüklü olmaması en güzelidir.
Çocuklar İnternetle Ne Zaman Tanışmalıdır?
Çocukların internetle tanışma yaşı genel olarak ilkokul çağıdır. 7 yaşından itibaren çocuklara internet kullanımı öğretilebilir. Çocukların interneti kullanmaya başlaması ile birlikte internete aile şifresi mutlaka konulmalıdır. Çünkü internette pornografik içeriğe ulaşmak günümüzde çok kolaydır. Çocuk internette arama yapabildiği yaşa gelindiğinde interneti aile şifresi ile korumak gerekir.
Çocuklara Ne Zaman Telefon Alınmalıdır?
Ciddi güvenlik, haberleşme sorunun olduğu durumlar hariç çocukların cep telefonuna sahip olma yaşı genelde lise dönemidir. Bu dönem öncesinde çocuğun telefona haberleşme amacı ile ihtiyacı yoktur.  Çocuğun çok ısrarcı olduğu durumlarda çocuğa, MP3 ve MP4 çalar, ipod gibi telafi edici gereçler alınabilir. Çocuklara alınacak telefonların yüksek özellikli telefonlar olmaması önemlidir. Çocuğa telefon alınırken, telefon parasının bir kısmını çocuğun biriktirmesini beklemek doğru olacaktır.
Çocuklar Ne Zaman Sosyal Medya Hesabı Açmalıdır?

Facebook ve Twitter gibi sosyal medya siteleri, hesap açılması için gereken yaş sınırını 13 olarak belirlemiştir. Sosyal medya, kişisel bilgilerin paylaşıldığı mecralardır. Bu mecrada çocuklara yönelik art niyetleri olan kişiler oldukça fazladır. İçerdiği riskler nedeni ile sosyal medya hesapları açarken acele etmemek gerekir. Derneğimizin sosyal medya hesapları için öngördüğü yaş 16’dır. Sosyal medya hesabı olan çocuklara kişisel bilgilerin nasıl gizleneceğini de öğretmek gerekmektedir.