28 Şubat 2012 Salı

İsa öldü... Marks’da... Ben De Kendimi İyi Hissetmiyorum


Üç yıl yattım. ... 1981'de girdim, 1984'te tahliye oldum. Diyarbakır Cezaevi'ne girdiğimde 20 yaşındaydım. ... Biz sülale olarak seyyitiz ve ben zengin bir ailenin oğluyum. O dönemde eğlence içinde yaşıyordum. Hiçbir siyasi faaliyetim yoktu. Zaten ben yakalanmadan önce de siyasi değildim, yakalandıktan sonra da olmadım. Ama tabii Cizreliyim ve 12 Eylül 1980'i orada yaşadım, nasibimi aldım. Bizim bölge eskiden beri KDP’ liydi. Ailem de öyleydi. Haliyle benim de Barzani'nin partisine sempatim vardı ve 'KDP’ liyim' diyordum. KDP nedeniyle arandım, sınırda yakalandım ve ceza yedim. Mardin'de 78 gün sorguda tutuldum. Oradan Diyarbakır'a götürüldüm ve mahkemeye çıkarıldım, tutuklandım.
Sekiz milyar mı?’ dedi. Yok, daha neler. Servis parası, kılık, kıyafet ve ayda bir kere sağa sola yapılan gezilerle harcamalarının yıllık on milyarı bulacağını hesapladı. Ama değerdi be. Tek gerçek sermayem çocuğum diye geçirdi içinden. Yüzme, tenis, folklor ve ana dili gibi İngilizce konuşabilmek gibi imkânları düşününce karar vermesi pek de zor olmadı.

... Ben hiç PKK'lı olmadım ve PKK'lı da değilim. Üç yıl boyunca hep tek başıma mahkemeye çıkarıldım ben. ..... Cehennem... Biz sorgularda günlerce hiç kıpırdamadan tabutların içinde gözlerimiz bağlı dikine tutulduk. Falaka, elektrik verme, soğuk duş hepsini yaşadık. Sabahtan akşama işkence gördük, geceleri bir battaniye içinde koğuşun önüne bırakıldık. Meğer bunlar ne kadar demodeymiş. Biz esas vahşeti Diyarbakır Cezaevi'nde yaşadık. Hâlbuki yakalanmadan önce, işkencenin sorguda yapıldığını, cezaevine konulduktan sonra koğuşların rahat olduğunu sanıyorduk. Diyarbakır Cezaevi'nde ise sorgu işkence hanelerini özledik.
Bugün hangi yemeği yapacağım diye derin derin iç çekti. Her gün farklı yemek yapmanın ne kadar sıkıcı olduğunu ve karar vermenin neredeyse yarım gününü aldığını fark etti. Çamaşır, bulaşık, çocuklar derken ne kadar büyük bir sorumluluğu vardı. Ama bunu bir de kocası anlasaydı ya.
... Akşama kadar eğitim vardı. Sabah koğuşun içinde yüz kişi sıraya tutuluyorduk. Esas duruşta askeri marşlar söylüyorduk. 60'tan fazla marş ezberlemiştik. Eksik ya da yanlış söyledin diye, bu marş söylemeler dayaksız geçmiyordu. Her koğuşta mutlaka muhbirler ve gözetleme delikleri vardı. Birbirimizle konuşamıyorduk, oturamıyorduk. Hep ayaktaydık. 24 saat dayak vardı. Her an, gecenin 12'si, sabahın üçü, dördü, koğuşa bir bölük asker baskın yapabiliyordu. Haydar denilen kalaslarla, coplarla, su borularıyla dövülüyorduk. Öğleden sonraları, gardiyan bize 'Eğitime hazırlanın' komutu veriyordu. İşte o zaman herkeste korkudan tuvalete gitme ihtiyacı doğuyordu. ..... Dışarıdaki beton avludaki eğitimden canlı dönemeyeceğimizden korkuyorduk. Çünkü bu eğitimler işkenceyle yapılıyordu. Avlunun ortasında bir kapak vardı. Oradan hapishanenin ya da mahallenin lağımı akıyordu.
Pireleri kessen, derilerini yüzsen, onlardan bir seccade örsen, üstünde namaz kılmak caiz miydi acaba? Abdestsiz Kur’an okunur muydu? Namazlar üç vakit miydi, yoksa beş vakit mi? bütün bu sorular kafasını delicesine kurcalıyordu. Ne yapıp edip tutarlı cevaplar bulmalıydı. Ancak böyle ümmetin önünün açılacağını biliyordu.
… Her birimiz tek tek o lağım suyunun içine indiriliyorduk. Lağımın içinde nefesimiz kesilene kadar tutuluyorduk. Diyarbakır Cezaevi'nde yatan herkes yaşadı bunu. O pisliği içmedim, yemedim diyen gururu yüzünden yalan söylüyordur. Bir de avluda sırtüstü yatırılıyorduk. Bacaklarımızı yerden on beş santim yukarıda tutuyorduk. Bacağı düşen dayak yemek için sıraya giriyordu. Kıştı, bir hafta boyunca gece o beton avluda suyun içinde yatırıldık. İhtiyacımızı suyun içinde yapıp, ısınmaya çalışıyorduk. Her koğuşta hoparlör vardı. Her gün cezaevinin amiri olan yüzbaşının konuşmasını esas duruşta bir saat dinliyorduk. Hasta biriydi. Yedinci Kolordu Komutanı'nın adamıydı. Oradan kendisine cezaevi için öldüren türden adamlar seçiyordu. Bunlar, bu vahşeti yaptıktan sonra nasıl yemek yediler, akşamları çocuklarını nasıl okşadılar insan bunu asla anlayamıyor.
Kalbinde bir tek o vardı. Her şeyini ama her şeyini onun için terk edebilirdi. Onun gülmesi ya da tek bir güzel sözü için dünyayı bile yakardı. Gününü saatini, dakikasını o dolduruyordu. Yemeden, içmeden kesilmiş onun hayaliyle yaşıyordu. Nereye baksa onu görüyor, her yerden onun kokusunu alıyordu. İşte aşk bu olmalıydı. Hem de kara sevda dediklerinden.
... İtirafçılar dahi işkenceyi gördü. Elimde sigara söndürme izini görüyorsunuz. Yumurtalık bölgemde de sigara, kibrit söndürdüler. Mahkemede bir hemşerime tebessüm ettim diye bir gardiyan elime beş milimlik çivi çaktı. Copu ısırtıp, tekmeyle vurdular ve sonra ağzımdan dişlerimi copla birlikte çıkardılar. Ağzıma soktukları copu sağa sola döndürdüler, gördüğünüz gibi ağzımı bir yanından yırttılar. İnsanoğlunun bunları nasıl yapabildiğini hâlâ kavrayamıyorum. Gözümün önünde öyle çok olay oldu ki. Ölümler, işkenceler... Abbas Çelik diye bir köy sahibi vardı. Oğluyla birlikte içerideydi. Oğluna soktukları copu çıkartıp babanın ağzına veriyorlardı. Sonra babaya soktuklarını oğlunun ağzına veriyorlardı. Batmanlı Veli Gürgen adlı bir genci de babasıyla getirdiler ve babasının gözünün önünde işkenceyle öldürdüler. Tayyip Erdoğan'a, belediye başkanlığı döneminde danışmanlık yapan gazeteci Altan Tan'ın babası Bedii Tan'ı da bir gardiyan işkenceyle öldürdü. Bedii Tan, işadamı Felat Cemiloğlu'nun ortağıydı. İkisi de bizim koğuştaydı.
Mavi yolculuktan yeni dönmüştü. Kotranın etrafında kendileriyle yarış eden yunusları aklından çıkaramıyordu. Hele akşamları güneş batımında taze balığın yanında içtikleri Fransız şaraplarının tadını unutması nasıl mümkün olabilirdi. Bunu her sene tekrarlamalıyım diye düşündü. Ölümlü dünya, bir daha mı gelecekti sanki.
... O, yüzünde devamlı tebessüm olan biriydi. Yaşlı olmasına rağmen, işkence yapıldığında bağırmıyor, yalvarmıyor, işkence yapanların gözlerinin içine bakıp tebessüm ediyordu. Bu tavrı, onları kızdırdı. Çok dayak yedi ve yatağa düştü. Yatağa düşünce gardiyan, 'Onu bana getirin' dedi. Götürdük. Bedii Tan ayakta duramıyordu. Kafasından bir bidon soğuk su boşalttılar. Yere yığıldı. Kalkması emredildi. Duvara tutunarak güçlükle kalktı. Kalkmasıyla beraber, gardiyan bir tekvando hareketiyle dönüş yaptı ve botunun tabanını Bedii Tan'ın göğsüne indirdi. Adamcağız kafa üstü yere düştü. Bedii Tan öldükten sonra koğuşa bir hâkim yüzbaşıyla asteğmen geldi. Bize, 'Bedii Tan koğuşa gelmeden önce ishale yakalanmıştı. Bağırsak enfeksiyonundan öldü' diye bir ifade imzalattılar. Biz ise aramızda anlaştık. Kim mahkemeye ilk çıkarsa bu cinayetle ilgili suç duyurusunda bulunacaktı. Mahkemeye ilk ben çıkarıldım ve 'Bizim koğuşta cinayet işlendi' dedim. Diğer arkadaşlar da suç duyusunda bulundular. Gestapo lakaplı o gardiyan sonra mahkûm oldu. Ben o ifadeden sonra bayılıncaya kadar dövüldüm.
Komşuluk ölmüş kardeşim, nerede o eski günler. Mahalle önlerinde sergiler açılır, günler yapılır, bütün konu komşu yaptıklarını getirir, hep beraber yer, içer, güler, eğlenirlerdi. Şimdi öyle mi ya. Millet evde yokuz sansınlar diye ışıklarını söndürüyor. Kapıda köpek var levhalarıyla uzak durun diyerek özerk yaşıyor.
... İnsanın cezaevi dışındaki yaşamı hafızasından siliniyor. Eskiden tabaklı ve sürahili bir sofrada oturduğundan bile kuşkuya düşüyorsun. Annenin, babanın, kardeşlerinin yüzünü hatırlayamıyorsun. Tamamen cezaevine ait oluyorsun. Ben bu vahşeti 23 yıl önce yaşadım. Orada insanlar öldü, hayatta kalanların çoğu ise hastalandı. İnsanların duyarsızlığından hâlâ korkuyorum... Böyle bir vahşet tekrar yaşandığı takdirde gene sessiz kalacaklarından ürküyorum. Bakın, cezaevinde kendisine tekmil verdiğimiz bir 'Komutan Co' vardı. Benim cezaevindeki ilk aylarımdı ve hücrede kalıyordum. Gündüzleri hücrenin içinde esas duruşta marş söylüyorduk. Nefesim o gün pislikten kesilmişti ve çömelmiştim ki, Komutan Co'nun sesi geldi. Komutan Co hücrelerin önünde geziyor, oturanı görünce havlıyordu. O bir kurt köpeğiydi ve biz ona 'komutanım' diye tekmil veriyorduk. Gardiyan bize onu , 'İşte komutanınız' diye tanıtmıştı. Komutan Co'ya tekmil vermemiz emredilmişti.
Arabasına gözü gibi bakmıştı. Periyodik bakımlarını hiç aksatmıyordu. İki sene olmuştu ve artık değiştirmeliyim demişti. Sadece kısa yanaklı özel alaşımlı lastiklerine ödediği milyarları düşününce içini çekti. Öte yandan bu lastiklerle yol tutuşundaki olağanüstü hâkimiyeti ve virajlarda otomatik yatış ayarının kendine verdiği güveni aklına geldi. Ayrıca eski arabasının klimasını aramıyor da değildi. En sinir olduğu şey trafikte saatlerce takılmaktı. Ne zaman bu arabalar uçacak, acaba benim ömrüm buna yetecek mi diye diye beklemek canını yeterince sıkıyordu zaten.
... Çünkü karşındaki kişi, senin insanlığını elinden almak istiyordu. Sen de insanlık onurunu korumak için direniyordun. ..... Yaşadıklarımızın gerçekliğinden kuşkuya düşebiliyorduk tabii. Mesela Mehmet Salih Besen olayında gerçeklik duygumu ben tamamen yitirdim. 50 yaşlarındaydı. TKİ'de memurdu. Kendisini ve bizleri ölü zannediyordu. 'Biz ölüyüz, şu anda kabirdeyiz' diyordu. Biz, ' Amca yok öyle bir şey, gerçek hayattayız' desek de, koğuşun aslında bir mezar olduğunu öyle mantıklı savunuyordu ki, ben dâhil bazılarımız ölü olduğumuza inanmaya başlamıştık. Mesela cuma günleri görüşme günümüzdü. Bize soruyordu. 'Bizi ziyarete gelenlere biz dokunabiliyor muyuz? Hayır. Bize uzaktan bakıyorlar, ağlıyorlar ve gidiyorlar. Çünkü onlar bizim kabrimizi ziyaret ediyorlar. Cizre'de biliyorsunuz kabir ziyareti cumalarıdır' diyordu. Gardiyanların da Zebani olduğunu söylüyordu. Gerçekten de koğuşun camları boyalıydı. Biz dışarıyı göremiyorduk, koklayamıyorduk, duyamıyorduk. Bu durum uzun sürdü ve ona yaşadığımızı bir türlü ispat edemiyorduk. Bir gün mazgal açıldı ve 'Mehmet Salih Besen hazırlansın, tahliye oluyor' dendi. Ben şahadet getirdim. Dedim ki, 'Biz yaşıyoruz...'
Deniz, kum ve güneşin yerini eğlence turizmi almıştı. Turizm çok yönlü bir şeydi. Adam kendi memleketinde olmayan bir şey istiyor. Oteller sadece konaklama yeriydi ve tek başına otele yatırım doğru değildi. Sadece bir yerde kalmak bu kadar önemli olmamalıydı. Mavi turlar, animasyonlar, dansözler ve yöresel, lezzetli yemeklerle turistleri eğlendirmesini bilmek gerekiyordu. Bu aynı zamanda ülkeye hizmetti.
... 'Seyidim beni gönderme. Sen bana sahip çıkıyordun. Şimdi tek başıma mahşere hesap vermeye gidiyorum' diye ağladı. Sonradan onunla birlikte tahliye olan gençten öğrendik ki, onları Siirt'teki sivil cezaevine götürmüşler. 'Eğer beni hanımımla, çocuklarımla konuşturursan ölmediğime inanırım' demiş. Cezaevi müdürü de telefon etmelerine izin vermiş. Genç, Salih Amca'nın evini aramış, karşısına hanımı çıkmış. Telefonu Salih Amca'ya vermiş. Salih Amca, hanımına 'Ben sağ mıyım, ölmedim mi?' diye sormuş. Ve ahize yere düşmüş. Salih Amca, içerideki vahşeti görünce, oradan sağ kurtulacağına inanamadı. Sağ kurtulduğuna inandığında ise buna kalbi dayanmadı.
Önce iki demet pazı, saplarıyla beraber üç demet maydanoz, bir avuç kekik ve ikiye bölünmüş üç adet limonu kabuklarıyla beraber en az bir saat kaynatıyorsun. Sonra soğuk ya da sıcak fark etmez sabahları aç karnına bir su bardağı içiyorsun. Göreceksin iki, üç ay sonra prostatından eser kalırsa o zaman yüzüme tükür.
…Ferhat Kortay, Necmi Önen, Mahmut Zengin, Eşref Anyık. 1981'in sonlarında itirafçılık başladı. İtirafçılar ayrı koğuşa kondu, onlara işkence yapılmadı. Onlar, spor yapıp, televizyon seyrediyorlardı. İtirafçıların sayısı da her gün artıyordu. Bu dört kişi, itirafçılara ve işkenceye karşı eylem yaptılar. ..... Aynı koğuştaydım. Ferhat Kortay hemşerimdi, elektrik mühendisiydi, samimiyetimiz vardı. Sabaha karşı saat üç sularında koğuşta müthiş bir patlama oldu. Bir arkadaş alevlerin üstüne su döktü. Alevlerin içinden bir ses geldi. 'Bu bir yangın değil, eylem. Kahrolsun işkence, kahrolsun vahşet' dedi. Alevler küçüldüğünde biz o dört insanı kafa kafaya vermiş gördük. Ben Ferhat Hoca'nın başucuna gittim. Eğildim, 'Hocam bir şeyler söyle' dedim. Dişleri kenetlenmişti. Tıslar gibi bir sesle zorlukla, 'Bana türküyü söyle' dedi. 'Sevdalım' adında çok sevdiği Kürtçe bir aşk türküsüydü bu. Ben ağlayarak türküyü söylemeye başladım. Beni teselli etmek ister gibiydi. Ağlamamam için bana tebessüm etti. Tebessüm ederken yanaklarından etler dökülüyordu.
Beş yıldızlı otellerden bıkmıştı. Hep aynı şey; yiyor içiyor ve güneşleniyorsun hafta sonları denize açıl, mağaraları gez, kaleye çık. Bunların benim için bir önemi kalmadı diye ünledi. Yeni yerler görmeliydi. Yepyeni kültürlerle tanışmalı farklı şeyler keşfetmeliydi. İçinde büyüyen macera merakını daha fazla engelleyemeyecekti. Haritayı önüne koydu ve kendini bulacağı yerleri aramaya başladı.
... Tahliyeden bir hafta sonra askere alındım. Askerlik psikolojik tedavi oldu. Çünkü orada da elbiseler cezaevindekiyle aynıydı. Fakat muamele farklıydı. İşkence, ölüm, hakaret yoktu. Askerde bana hiç görev verilmedi, hiç baskı yapılmadı. Ama ben yine de kendimden nefret ediyordum, yaşadıklarımı haykırmak istiyordum, haykıramıyordum... Neler yaşadığımı bir ben, bir de ailem bilir. Normal insan gibi yürüyebilmek için bir hafta çalıştım. Tuvalete bile nizami adımlarla gidiyordum. Anneme babama emredersiniz diyordum. Sokağa çıktığımda herkesin beni gözlediğini sanıyor, gizlenmeye çalışıyordum. Beni, iki arkadaşım kolumdan girip sokakta yürütüyordu.
Koltuk meraklısı değildi ama üç senedir başkanlığı da sürdürüyordu. Bir daha seçilemezse ne yapacaktı. Artık eski işine dönmesi söz konusu değildi. Üstelik başkanlıktan sonra olamazdı da. Ayrıca aldığı maaş, emeğinin karşılığı hiç değildi. Bunca çocuk, itibar ve yaşam standardını koruyup, çıtasını düşürmemenin bir yolunu bulmalıydı. Nede olsa her zaman halkın hizmetindeydi ve değerini bilmeyenlere karşı tedbirli olmak ve bu hizmetini sürdürebilmek için hayatını garantiye almalıydı. Zira onun varlığı halkı içindi ve Allah rızası için, halk için gerekirse çalacaktı.
... Ben siyasi biri değilim. Bu konularda birikimim yok. Ama 12 Eylül, Kürt sorununa herkesin dikkatini çekti, bu sorunu dünyaya duyurdu. Cezaevindeki vahşet olmasaydı, Kürt meselesi bu ülkede bu kadar erken açığa çıkmazdı. Diyarbakır Cezaevi'ndeki insanları birer militan haline getirdiler. Bunların yüzde 80'den fazlası dağa çıktı. İnsanın oradaki vahşeti gördükten sonra normal yaşama dönmesi çok zordu. 'PKK hareketi 1984'te patladı' derler ya, bu tarih, Diyarbakır Cezaevi'nden ana tahliyelerin olduğu tarihtir.
En son Venedik’te böyle duygulanmıştım. O mimari harikası yapıların su içindeki hali beni çok etkilemişti. İtalya, ah İtalya benim sonbahar aşkımdı. Londra’nın soğuk sokaklarında bu hissi hiç yakalayamamıştım ki. Ne Fransız şarabı ne Alman peyniri. Hiçbir şey beni uçsuz bucaksız Alp dağları kadar kucaklayamamıştı.
... Ama tuhaftır konuşmak, anlatmak da istiyorum. Benim dile getirdiklerimin siyasetle bir ilgisi yok. Ben ülkemizde geçmişte yaşanılan bir vahşeti anlatıyorum. Bugün 43 yaşındayım, Diyarbakır Cezaevi'nden konuşulduğunda hâlâ hayattan kopuyorum. İçimdeki fren boşalıyor, bağırmak, ağlamak, haykırmak istiyorum. Benim hanımım ve çocuğum var. Kalabalık bir ailem ve dost çevrem var. İçimdeki frene basamıyorum ve herkesin önünde hüngür hüngür ağlıyorum, ağlıyorum...
NOT: “Üç yılını cehennemde geçirdi.” Selim Dindar: Cezaevinde, insanların yüzde seksenini militan haline getirdiler. 12 Eylül döneminde tutuklanıp Diyarbakır Cezaevi'nde üç yıl kalan işadamı Selim Dindar, yaşadığı 'cehennemi' anlatıyor. Neşe Düzel ‘ in 23.06.2003 tarihli Radikal Gazetesindeki yazısından kurgulanmıştır.
 Musa Şimşekçakan / www.ictihad.com

27 Şubat 2012 Pazartesi

Kader Ajanları...

Kader Ajanları
Bilim Kurgu, Gerilim, Gizem, Macera, Romantik
2010 Amerika
Oyuncular : Matt Damon, Emily Blunt, Terence Stamp, Daniel Dae Kim, Shohreh Aghdashloo, Anthony Mackie

 Süre: 1 saat 45 dk
Başarılı bir politikacı (Matt Damon) ve onun çevresinden olmayan bir balerinin (Emily Blunt) romantik yakınlaşması, gizli güçler tarafından engellenmeye çalışılır. Bu ilişki ikisi için de kaderde yazılmış gibi algılanmaktadır ve olayların sonucu kadere boyun eğmekle mi bitecek; yoksa insanların özgür iradesi mi üstün gelecektir?
Matt Damon’un mükemmel bir oyunculuk sergilediği ve Bilim Kurgu filmleri içinde farklı bir konuyla karşımıza çıkan film 50 milyon dolar bütçe ile çekilmiş.

Ben ne düşünüyorum ; Dün Doğunun Limanları kitabını bitirmiştim. Orada İki direnişçinin Fransada başlayıp, Lübnan da devam eden ve savaşın kaderlerine duvar örmesine karşın çok direnemeyip ayrı kalan aşkın hikayesi vardı. Burada ise Bilimkurgu ile karışık bir filimde Aşkın bir mücadelenin ve sevdiği için kıyasıya mücadelenin resmi vardı. Bana ikincisi her zaman uyar ama karşımdaki her şeyi göze alması ve Direnmesi gerekir. Artık direnen sevgilerin önünde ki en büyük engel zengin yaşamlara feda edilen aşklardır kanımca.... 
Serdar Karamanlı
27Şubat2012

Doğu'nun Limanları


KİTABIN KONUSU

‘Doğunun Limanrı’ isimli roman Osmanlı prensliğine dayanan bir babanın ve yahudi bir kadının oğlu olan Kitabdar adlı hayali kişinin hayat hikayesini anlatmaktadır. Kitabın yazarı olan Amin maalouf bu kitabı 60’lı yılların sonuna doğru tanıştığı bir kişinin hayatından esinlenerek yazıyor. Bu kişi Lübnan’da doğmuş Parise giderek direniş hareketine katılmış tekrar Lübnan’a döndüğünde ise bir kahraman gibi karşılanmıştır. Kitapta da aynı olayların işlendiği görülmektedir.
KİTABIN ÖZETİ

“Doğunun Limanları” bir zamanlar Avrupalıların doğuya giriş yaptıkları, tespih taneleri gibi sıralanan ticaret kentlerine verilen isimdir. “Doğunun Limanları” kelime anlamı olarak “Doğunun Merdivenleri” olup, bazı Akdeniz limanlarına Fransızların taktığı isimdir.

Olay 1976 Haziranında Paris’te bir metroda geçmektedir. Yazar, romana tablodaki bir resimden söz ederek başlamaktadır. Tabloda, deniz ve o maviliğin üstündeki gemi bulumaktadır. Yazar, bu tabloya hayran kalmıştır. Metroda bu tabloyu seyrederken gözleri, son derece ilgi çeken bir adama takılır ve bu bu adamı takip etmeye başlar. Bu takip neticesinde her ikisi Hubert Hugles sokağında karşı karşıya gelirler. Yazar,türlü yollarla bu adama yaklaşmaya başlar. Adamın yabancı olduğunu sezer ve ona yardımcı olmaya çalışır. Bu yardımlaşma sonucunda her ikisi dost olurlar. Adamın amacı, Paris’te direnişçilerin adını taşıyan 39 cadde ve sokağı gezmektir. Bu arada yazar ile yabancı arasında koyu bir muhabbet başlar. Yabancı adam, yazarın sorularına yanıt vermeye çalışır ve ona Pariste dört gün kalacağını söyler. Bunun üzerine yazr ondan Paris’te kalacağı dörrt gün içinde hayat hikayesini anlatmasını ister. Yabancı bunu kabul eder. Yabancının kaldığı otel odasına giderler ve yabancı hayat hikayesini anlatmaya başlar.
Olaylar bir Osmanlı prensesinin aklını yitirmesiyle başlar . Kitabdar adlı Acem doktor tedavi amacıyla onu Adana’daki evine götürür. Onu seviyordur ve bu güzel kızla evlenir. Bir çocukları olur.
Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet

Her türlü düzene isyan eden bu prens bir gün Adana’da çıkan ayaklanmalar nedeniyle en iyi arkadaşı olan Nubar adlı bir Ermeni ile Lübnan, Beyrut’a gider. Burada Nubar’ın kızı ile evlenir, bir kızı ve iki oğlu olur. Karısı oğlu Salem’i doğururken ölür. Kitabın asıl kahramanı prensin babasının adını verdiği oğlu Kitabdar’dır. Kitabdar, isyan manasına gelmektedir. Oğlunun bir ihtilalci olmasını isteyen babası ona bu sebeple bu ismi vermiştir.

Kitabdar babasının onun hakkındaki tüm düşüncelere rağmen bir doktor olmak istiyordur. Ablasınında yardımıyla onu ikna ederek Paris’e tıp okumaya gider. Fakültede çok başarılı olan İsyan bir gün barda arkadaşlarıyla beraberken katıldığı bir tartışma aracılığı ile Bertrand takma adlı bir direnişçi ile tanışır ve bir anda kendini 2.Dünya Savaşı’nda bulur. Bu sırada hayatının kadını olacak Clara ile tanışır. Savaştan sonra Beyrut’a dönen Kitabdar bir kahraman olarak karşılanır. Kısa süre sonra Clara da Hayfa’da dayısının yanına yerleşir. Bu tanışmayı takben Kitabdar ve arasında sıcak gelişeler olur ve evlenmeye karar verirler.

Evlendikten sonra Hayfa ve Beyrut arasında gidip gelen çift, Clara hamileyken Hayfa’da kalmayı tercih ederler. 1948’de Kitabdar’ın babasının rahatsızlığı üzerine Beyrut’a dönüşü sırasında patlak veren Arap-Yahudi savaşı nedeniyle birbirlerinden ayrı kalırlar. Bu ayrılık Kitabdar’ın hayatını değiştirir.

Bu savaş nedeniyle Kitabdar karısını ve doğacak çocuğunu uzun süre göremez. Onların sağlığından duyduğu endişe, onu bir takım psikolojik sorunların içine iter. Davranışlarında gözle görülür bir değişme olur. Bundan yararlanan kardeşi Salem onu sadece zengin hastaların bulunduğu bir tımarhaneye kapattırır. İsyan, her gün onu uyuşturacak, deli olmasa bile onu deli gibi gösterecek sakinleştirici bir ilaç almak zorunda bırakılır. Yaklaşık yirmi yıl boyunca bu tımarhaneye kapalı kalan ve uyuşturulan isyan artık kurtulmanın imkansız olacağını düşündüğü sırada kızı Nadya onun izini bulur ve hastane yöneticilerine anlaşılmaması için farklı bir kimlikle onu ziyaret eder. Bu Kitabdar için bir kurtuluş kaynağıdır. Artık kızının varlığından güç almaktadır. Kitabdar Nadya’yı bir kez görmüştür. Ancak çevresinden gelen nasihatlere uyarak, kız bir daha babasına gelmemiştir. Bu Kitabdar için üzücü bir olay olsa da onu hayata geri dönme arzusundan mahrum bırakmamıştır. Kahve içinde verilen uyuşturuyucuyu daha az alarak hergün biraz daha kendine gelir.1976’da Lübnan da çıkan çatışmalar sırasında fırsatını bulup, yaşadığı hastaneden kaçan Kitabdar bir şekilde Paris’e gider ve orada Bertrand’ı bulur. Tüm yaşadıklarını anlatarak ondan Clara’nın adresini ister. Clara’dan 28 yıl sonra hiçbir şey bekleyemeyeceğini bilmesine rağmen yine de ona bir mektup yazar ve başından geçen her şeyi anlatır. Ondan cevap beklemiyordur, yıllar önce buluştukları bir limanda randevu verir.

Buluşma günü gelir. Buluşma günü yazarla Kitabdar’ın ayrılacağı gündür.
Kitabdar yazarla randevu verdiği yeri yeniden bulma çabası ile dolaşırken karşılaşır. Bu karşılaşma sonucunda Doğunun Limanları adlı kitap oluşmaya başlar. Tüm roman dinleyen kişinin notlarından aktarılıyor ve buluşma günü olan 20 Haziran’da bu notlar tamamlanıyor ve kitap da bitiyor.

Yazar 20 Haziran’da buluşma yeri olan köprüyü görebilecek bir cafeye oturarak olanları izlemeye başlar. Clara köprünün ucunda gözükür. Daha sonra eski sevgililer birbirlerine yaklaşır ve uzun uzun sarılırlar. Romanda burada biter.
Ben diyeyim ki, bu adamın yazdıklarını sevmeye başladım, Aşk her şeye rağmen olması güzeldir. Neyse İsyan zorda olsa Aşkına kavuştu. Yaşananlar zor bir hikayeyi anlatıyor.
Serdar Karamanlı
26Şubat2012

23 Şubat 2012 Perşembe

Ünvanlar Gelirken Erdemler Gidiyordu...


Ünvanlar Gelirken Erdemler Gidiyordu...
Her bir unvanda daha da azaldık.
Artık söz konusu olan erdem, insanlık, ahlak değil, unvanlardı............
Unvanlar Gelirken Erdemler Gidiyordu...
Her bir unvanda daha da azaldık…
Artık söz konusu olan erdem, insanlık, ahlak değil, unvanlardı…
Erdemlerden, insanlıktan bahsetmek komikleşti.   
Söz gelimi unvan ve kariyer kimdeyse, erdem ve ahlakta ondaydı…               
Gerisi bomboştu.
Her bir unvan bir erdemi götürdü.
Erdemleri ve unvanları bir arada tutamadık.
Neden ismimizin önüne gelen unvan ve her yeni diploma bizden bir erdemi götürdü?
Neden insanlığı, ahlakı, erdemi ve unvanları bir kaba sığdıramadık?
Unvan kazanabilmenin tek yolu eğitim yuvalarımız(!) olan okullardı.
Peki neden okullarımız hem insanlığı hem de unvanları kazandıramadı?
Karneler, diplomalar iyiliğin de erdemin de tek sembolü haline getirildi.
Ve bunu bizim biricik eğitim yuvalarımız(!) yaptı..
Karnesi, diploması iyi olan çocuk, genç takdir gördü.
Erdem ve ahlaklarını soran merak eden olmadı.
Sürekli karnesi nasıl diploması nasıl diye merak ettik.
Tatlı bir çocuğu gördüğümüzde daha adını, nasıl olduğunu sormadan ‘ karnen nasıl’ diye sorduk. Hiç utanmadan sorduk bu soruyu.
Çocuk artık her yerde ilk bu soruyu duyduğu için; saygısız, sevgisiz, yalan söyleyen, kötü ahlaklı fakat karnesi iyi bir çocuk oldu…
Ve hep bu sorunun cevabını en güzel şekilde vermek için uğraştı..                                              
Ve çocukta çözdü olayı.. 
 Hayatın ve tüm değerlerin iyi karne ve diplomadan öteye gitmediğini anladılar.                                                                                                             
Artık sadece kağıtların değerini yükseltmek için uğraştılar.
 Ve makineleşme çağı başlamış oldu.
 Ve diplomaya tapan/taptırılan bir nesil türetildi.
 Makineye dönen sorgulamayan düşünmeyen sadece ezber yapan aptal bir nesil meydana geldi… Erdemsiz. insanlıktan uzak fakat diplomalı bir nesil..
 Zaten önemli olanda bu değil miyd?
 Herkes unvanı kadar konuşabildi.
 Kariyeri ve unvanı varsa ne söylediği önemli değildi.
 Ne de olsa unvanı vardı.
 Sözünün doğru olup olmadığı önemli değildi.
 Ve nesil birbirini ezerek yükselmek zorunda bırakıldı.
 Sürekli bir diploma yükseltme yarışı başladı.
 Bu yarış içinde tüm insanlığımızı kaybettik.
 Göremedik nesillerimize neler olduğunu,
 Fark etmedik yükseldiğimizi sandık fakat gün geçtikçe battık.
 Diplomalarımız çoğaldıkça insanlığımız azaldı.
 Biz de battıkça battık..
 
Rojan Çiltepe

22 Şubat 2012 Çarşamba

Hayat

Hayat,

Hayat nedir ki en fazla bir asır
Asır nedir ki 100 yıl
Yüz yıl için nedir bu hırs?
Hayat nedir ki acı ve işkence

Hayatın sonundayım.
Uçsuz bucaksız sandığım hayatın
Kim demiş ölmem daha yaşarım
Çocuk mu genç mi yaşlımı?

Bu muydu hayat bu muydu?
Bu muydu hayat için yaptığım hırs bu muydu?
Hayat için yaptığım boş kazanç bu muydu?


Bera Karamanlı
22 Şubat 2012

19 Şubat 2012 Pazar

Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk


Yazar        : İskender Pala
Yayın Evi : Kapı Yayınları;
Kitabın Bitiş Tarihi : 18şubat2012



Gök kubbenin altında insanın ruhunu soyan kötülükler ve giyindiren aşklar adına...

Doğu ak ejder yılında başladı yirmi üç bin yıllık gizem...

Uzayın sonsuzluğuna açılan kapıyı keşfe çıkmış bilge rahipler, uğruna topluca can verdikleri bir sırrın, binlerce yıl sonra, bir şair tarafından aşkın derin katmanlarına saklanarak korunacağını bilselerdi...

Siruş başlıklı murassa hançerin kabzasına parmak izlerini bırakanlar, daha avuçlarının sıcaklığı gitmeden hançer kınında kan biriktiğini bilselerdi...

Bağdat, İstanbul, Roma, Paris ve diğerleri; kıyılarına vuran yeni aşkın, bütün eski tarihlerini dolduracak yoğunlukta olduğunu bilselerdi...

Bilgeler, katiller, asiller ve sevgililer; ellerinde tuttukları kitabın alev almaya hazır bir aşk külçesine dönüşmek üzere olduğunu bilselerdi...

Şair, ipeksi dizeleri arasına hayaller gibi sakladığı şifrelerin hoyrat ellerde ihtirasla parçalandığını, sonsuzluk şarabına kadeh yaptığı gelincik yapraklarının kinle dağıtıldığını bilseydi...

Ve şimdi kim bilebilir neler olacağını,

Babil uyandığı zaman? ! ..


Mustafa yine kızacak ama ne yapayım Almancamız o kadar iyi değil, İskerder Pala benim sevdiğim Yazarlardan,  yine güzel bir macera olmuş. Kitap hakkında olumsuz eleştirileri okudum. Ben bu eleştirilere katılmıyorum. Kitap içine alıp bir tarih yolculuğuna çıkarıyor ve çeşitli malumatlar veriyor. Öğretici olduğunu da düşünüyorum....

Neşeli vakit geçirin a dostlar,
Serdar Karamanlı

7 Şubat 2012 Salı

Uzaklarda Bir Ülke


Kitabın Adı: UZAKLARDA BİR ÜLKE
Kitabın Yazarı: SEVİNÇ KUŞOĞLU
Kitabın Sayfası: 64 Sayfa
Türü: Hikâye
Yaş Grubu: 8–12
Kitabın Konusu:
Kitabımızda, dokuz yaşında bir kız çocuğunun ağzından anlatılan iki hikâye yer alıyor. Çocuklar ilk hikâyeyi okurken önce Kuzey Kutbu‘nun soğuk havasını hissedip biraz üşüyecekler. Ama sonra yaşlı doktor fok balığının sevecenliğiyle ısınacaklar.
İkinci hikâyede yine aynı kız çocuğunun yaz tatili günlerine gidecekler. Hem tombul bir balıkla dost olmanın mutluluğunu yaşayacaklar hem de dengeli beslenmenin önemini kavrayacaklar..

Oğlum Zekeriya ya okuduğum kitaplardan. Çok eğlenceli ve öğretici bir kitap. Çocuğunuza okurken eğlenmenizi dilerim.
Serdar Karamanlı