30 Mayıs 2017 Salı

Dost edinecek isen!

En'âm Suresi 14. Ayet: De ki:  "Göklerin ve yerin yaratıcısı olan, beslediği hâlde beslenmeye ihtiyacı olmayan Allah'tan başkasını mı dost edineceğim." De ki: "Bana, (Allah'a) teslim olanların ilki olmam emredildi ve sakın Allah'a ortak koşanlardan olma (denildi)."

28 Mayıs 2017 Pazar

Hadi bunu düşün bugün

Yûnus, 18.. Ayet: ve [ne de] Allah'la beraber, kendilerine ne bir yarar ne de zarar verebilecek durumda olmayan şeylere veya varlıklara kulluk edip [kendi kendilerine], "Bunlar bizim Allah katındaki kayırıcılarımızdır"  diyen [kimse]ler!.. De ki: "Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi mi O'na haber verebileceğinizi sanıyorsunuz?  (Yoo,) kudret ve egemenliğinde sınırsız olan O'dur, ve insanların O'na, ilahlığında ortak yakıştırdıkları her şeyden sonsuzcasına yücedir.
Zümer, 3.. Ayet: Halis inancın yalnız Allah'a yönelmesi gerekmez mi? O'ndan başkasını dost ve koruyucu edinenler, "Biz bunlara sırf bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz!" [derler]. Şüphesiz Allah, [Kıyamet Günü] onlar arasında  [hakikatten saptıkları] her konuda mutlaka hüküm verecektir: çünkü Allah, [kendi kendine] yalan söyleyen  ve inatla nankörlük yapan hiç kimseyi rahmetiyle doğru yola ulaştırmaz!

2 başkent 2 kader

.
.
Biz birinci Roma’dan daha görkemli olan ikincisinin camilerini gölgelemek için çirkin gökdelenler yapıyoruz. Birinciden daha yeşil ve onun kırmızıları kadar uyumlu taş yapıları yok etmek için plastik medeniyetini getirdik. Lüzumsuz süslenen hatta neye yaradığı tartışılan Haliç köprüleri ve ‘kanatlı’ rıhtımlarla neyi berbat ettiğimizin farkında bile değiliz. Geçmişte Boğaz’ın kenarındaki yeni Roma’da nüfus bu kadar sorumsuz artmadı ve sorumsuz yaşamadı. O eski Roma’da yaşayan köleler bile kendileriyle anket yapsanız Roma’yı sevdiklerini söylerlerdi. Roma tarih ve edebiyatının kalıntıları bunu gösteriyor. Oysa bizde belediye anketlerinde bile halkın önemli çoğunluğu İstanbul’u sevmediğini söylüyor.

Prof.Dr.İlber Ortaylı 

mobil.hurriyet.com.tr/yazarlar/ilber-ortayli/2-baskent-2-kader-40464545

27 Mayıs 2017 Cumartesi

Aslında gerçek ihtiyaçlar basittir


Matematik ile ispatlanmış. Hade burdan yak...
























Biz organik olduğuna inandık? Ya siz


Doğu'dan Uzakta - Geçmiş... bıraktığın yerde mi hâlâ?

Geçmiş... bıraktığın yerde mi hâlâ?
Amin Maalouf'tan unutulmayacak bir "eve dönüş" romanı kaderin ve tarihin acımasızlığında terk ettikleri yurtlarına dönen bir grup arkadaşın hikâyesini anlatıyor.
Doğu'dan Uzakta, bir yüzleşmenin romanı: Gençliklerinin en güzel dönemlerini bir arada geçiren, ülkelerinde patlak veren iç savaştan sonra farklı yerlere dağılan ve yıllar sonra, eski arkadaşlarından birinin cenazesi için tekrar ülkelerine dönen bir grup arkadaş... Açıkça belirtilmese de Lübnan İç Savaşı'nın getirdiği yıkımlara ve Ortadoğu coğrafyasının kültürel, tarihsel ve toplumsal sorunlarına dair çok çarpıcı gözlemlere de yer veren Doğu'dan Uzakta'da Maalouf, yine en iyi bildiği şeyi yapıyor: Doğu'yu anlatıyor.
Tadımlık:

"Yenikler her zaman kendilerini masum kurbanlar olarak göstermek eğilimindedirler. Ama bu gerçeğe tam uymaz, hiç de masum değildirler. Yenildikleri için suçludurlar. Kendi halklarına, kendi medeniyetlerine karşı suçludurlar. Sadece yöneticilerden değil, benden, senden, hepimizden bahsediyorum. Bugün tarihin mağlupları isek, hem kendi gözümüzde hem de tüm dünyanın gözünde aşağılanmış durumdaysak, bu sadece başkalarının değil, öncelikle bizim suçumuzdur."

26 MAYIS 2017
2017/10 İSTANBUL

Adil olmak ve bizler....

Mâide Suresi 8. Ayet: Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah'a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

Mâide Suresi 9. Ayet: Allah, iman edip salih ameller işleyenler hakkında, "Onlar için bir bağışlama ve büyük bir mükâfat vardır" diye vaatte bulunmuştur.

25 Mayıs 2017 Perşembe

Aliya Dedeme Akif Ağabeyimi Gönderdik

  
Kendimin kıyılarından içimin sonsuz maviliklerine uğurladığım nice gemi vardır; güvertesindeki şen şakrak yolcularına imrendiğim. Akif Emre Ağabeyim de bindi gemiye. Dedem Aliya karşılayacak onu, bağrına basacak. Alnından öpecek.
Tanışmazdık. Ama beni tanısaydı severdi diye düşünürdüm. Ben onu tanıyordum. Bu yeterdi. Yazılarını okuduğumda paralel düşünmemizden dolayı kendi adıma gurur duyardım. Ağabeyim de benim gibi düşünüyor diye sevinirdim.
Akif Ağabeyim benim deniz fenerimdi.
Gündemin ayartıcı göz kırpmalarına kapıldığımı hissettiğim an, yazılarına sığınırdım.
Ağabeyim beni kayalıklara çarpmaktan korurdu. 
Akif Ağabeyim hep yitiğini aradı durdu.
Anadolu bozkırlarında coğrafyamızın bütün mazlumlarına ağladı durdu.
Afganistan’da, Endülüs’te, Bosna’da, Selanik’te, Üsküp’te, Kudüs’te, hâsılı Şarkta, Garpta, Mağrip ve Maşrıkta hep kardeşlerinin izini sürdü. Akif Ağabeyim coğrafyamızdı. Kardeşlerimizi onun dili ve gözü ile tanıdık ve sevdik.
Ağabeyim, kardeşleri ile tanışıklığını hiçbir zaman kötüye kullanmadı. Şık ambalajı içinde bir projeye dönüştürmedi. Hesapsız sevdi onları, merhamet ile bağrına bastı.
Bizi paramparça eden sömürgecilere ve onun üretimleri olan her şeye karşı her daim düşman kaldı. Hakkı söyledi, Hak olanın tarafını tuttu.
Dost meclislerinin, merhamet tezgâhlarının, muhabbet masalarının müdavimi oldu.
Kavga ve pazarlık masalarından nefret etti. Akçeli tezgâhlarda bir santim ipi olmadı.
Bugün trafikte ilk defa sinirlendim.
Vakitlice çıkmama rağmen namazına ve helalleşmesine yetişemedim.
Ama içimin sonsuz maviliklerinde, ufuktaki gemide, dedem Aliya ile sarmaş dolaş muhabbet ettiklerini biliyor olmam acımı hafifletiyor. Hemen yanı başına defnedildiği diğer bir dedem Mehmet Akif’in, adaşı torununu mütebessim dinlediğini de biliyorum.

Ellerinden öpüyorum Ağabeyim.  
Arif Arcan
24 Mayıs 2017

19 Mayıs 2017 Cuma

Deizmin Ayak Sesleri

Muhtemelen pek çoğumuz İslâmî alanda işlerin iyi gittiği zehabındayız. Fakat dört bir köşesi muhafazakârlık motifleriyle bezeli gettomuzdaki sosyolojik vakumdan çıkıp etrafa şöyle bir göz attığımızda, bilhassa genç kuşakların İslâmî-ahlâkî değerler sistemine karşı ilgisiz, hatta mesafeli bir dünya görüşüne meylettikleri gerçeğiyle karşılaşırız. Tabiat boşluk kaldırmadığına göre İslâmî değerler sisteminin sahneden çekilmesiyle oluşacak boşluğu mutlaka başka bir şeyler dolduracaktır. Ateizm, nihilizm ve deizm gibi akımlar boşluk doldurma namzetleri arasında sayılabilir. Kanımca ateizmin bu kültürel iklimde geniş ölçekli zemin bulma olasılığı pek güçlü değildir. Kaldı ki ateizmin fikrî-felsefî tedarikçileri konumundaki pozitivizm, natüralizm gibi akımlar günümüz Batı dünyasında bile eski albenisinden çok şey kaybetmiştir. Geleneksel değer normlarına karşı çıkmak ve değer tanımamakla nam salan nihilizmin boşluk doldurma potansiyeli ateizme göre daha güçlü görünebilir. Fakat felsefî ve entelektüel yoğunluğu düşük bir nihilizmin lümpenlikten fazla bir şey üretmeyeceği, hatta pratikte “ergen tripleri” kategorisinde değerlendirilebileceği söylenebilir. İslam’dan boşalacak yeri doldurma konusunda en güçlü ve en tehditkâr aday deizm gibi görünmektedir.
***
Herkes tarafından ittifakla kabul edilen bir tarifi bulunmamakla birlikte deizm kısaca şöyle tanıtılabilir: Âlemi yaratan bir ilk neden olarak Tanrı vardır. Fakat Tanrı âlemin işleyiş düzenine karışmamakta, insan ve tarih alanıyla alakadar olmamaktadır. Bu yüzden, vahiy ve nübüvvet en azından şüpheyle karşılanmalıdır. Din doğal olmalı, ahlak rasyonel temeller üzerine kurulmalıdır. Kısacası, deizm âleme müdahil olmayan bir Tanrı inancı ve beşerî anlayışa/kavrayışa dayalı bir doğal din tasavvurudur. Deistik düşüncenin özellikle genç kuşaklar arasında her geçen gün daha fazla ilgi görmesi ciddiyetle ele alınması gereken bir sorundur. Bu noktada İslam dininin modern çağdaki insanın varlık, varoluş ve mebde-meadla ilgili büyük sorularına cevap vermekte yetersiz kaldığını söylemek mümkün müdür? Kimileri yetersizlik sorunundan söz edebilir; fakat bu sorun İslam’ın aslî kaynaklarıyla değil, Kur’an ve Sünnet diye ifade ettiğimiz iki temel kaynağın algılanış, yorumlanış ve hayata taşınış kalıplarıyla alakalıdır.
İslam dininin normatif karakterli en belirleyici yorumu kelam ilmine aittir. Geleneksel olarak “dindeki ana ilkelerin ilmi” diye nitelendirilen kelamın temel işlevi İslâmî bir dünya görüşü kurmaktır. Başka bir ifadeyle, kelam ilmi kamusal ve özel hayattaki davranış tarzlarımıza fikrî temel oluşturma misyonuna sahiptir. Ne var ki klasik kelam bugün yetkin bir dünya görüşü üretememektedir. Bu yüzden, yeni ilm-i kelam çok acil bir ihtiyaçtır. Nitekim bu ihtiyaç geçen yüzyılda birçok müslüman âlim ve mütefekkirin de gündeminde yer almıştır. Klasik kelamdaki zat-sıfat, isim-müsemma, hissî/kevnî mucize gibi meselelerle ilgili muhtevanın günümüz insanının gerek Tanrı, vahiy, peygamber, peygamberlik ile ilgili sorularına, gerekse âlemdeki derin anlam arayışlarına yeterli cevap veremediği açıktır. Çünkü ortaçağ kelamında Tanrı -tabir caizse- bir “logos”, insan zihnine konu olan bir fikir olarak epistemolojik alana dâhil edilen bir şeydir. Oysa Tanrı’nın daima fiil hâlinde olduğu gösterilmeli, dolayısıyla ulûhiyet bahsi hem ontolojik hem ahlâkî alana dâhil edilmelidir.
***
Bugün klasik kelamın kalıpları içinde konuşup modern durumun karşımıza çıkardığı fikrî ve felsefî sorunlar yumağına asırlar öncesindeki cedellerden istimdatla cevap yetiştirmeye çalışan skolastik zihniyet insanın Tanrı, âlem ve hayatla ilgili büyük sorularını özgüven içinde tartışmak ve bu sorulara sadra şifa cevaplar bulmak için kendini paralamak yerine, dinî alanla ilgili hemen her geleneksel kabulü bir çırpıda dogmalaştırmayı, her bir kritik meseleyi etraflıca tartışmayı da ilhad göstergesi olarak kodlamayı tercih etmektedir. İşbu zihniyet böyle davranmakla bir taraftan belli bir tarihî-mezhebî yorumu bizatihi din ile özdeşleştirmekte, bir taraftan da kendince tek sahih dinî anlayışı muhafaza ettiğini düşünmektedir. Üstelik bu zihniyet kışkırtıcı hamasi söylemlerle sırf kendi mahallesinden devşirdiği, ardından yine hamasi söylemlerle endoktrine edip militanlaştırdığı bir “ergen kitlesi” marifetiyle İslam medeniyetini çok parlak bir geleceğe taşıyacağını vehmetmektedir. Oysa tarihî tecrübede farklı fikirler ve görüşler ne kadar zenginleşmiş ve özgür düşünce ortamında ne kadar fazla tartışılmışsa, İslam medeniyeti de o kadar gelişmiştir. Buna mukabil dinî düşünce ne kadar skolastikleşmiş ve zecrî tedbirlerle farklı görüşlerin önü ne kadar çok kesilmişse, medeniyet de o nispette fakirleşip inkıraz etmiştir.
Sözün özü, Allah’ın yahut Tanrı’nın ontolojik, epistemolojik, ahlâkî ve estetik ifade sistemlerimizin teşekkülünde fiilî sıfatlarıyla etkin rol oynayan aşkın ve içkin (evvel, âhir, zâhir, bâtın) bir varlık olduğu hakikatini ortaya koymakla mükellefiz. Ayrıca dünyanın bizden ve bizim mahalleden ibaret olmadığını kafamıza sokmak, kendi gettomuz ve vakumumuzdan çıkıp âlemde neler olup bittiğini anlamaya çalışmak mecburiyetindeyiz. Bunun için de kendimize yeni bir dil ve dünya görüşü (ilm-i kelam) kurmak zorunda olduğumuzu artık kabullenmeliyiz. Bunun salt teolojik argümanlarla kurulamayacağını söylemek bile zaiddir. Daha açıkçası, yeni bir dil ve dünya görüşü kurma yolunda genel felsefeden tarih, bilim, ahlak ve tasavvuf felsefelerine, sosyolojiden antropoloji ve sosyal psikoloji gibi beşerî ilimlere kadar insanlığın müşterek ilmî ve entelektüel müktesebatının hemen her biriminden faydalanmamız gerektiği şüphesizdir. Ecdat, fetih, nizam-ı âlem, medrese nostaljileriyle kendimiz çalıp kendimiz söylemeye devam ettiğimiz takdirde, deizm gibi tehditler yakın gelecekte karabasan gibi üstümüze çökecektir.
Mustafa Öztürk
15/04/2017

http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/deizmin-ayak-sesleri-3777#

Deistler İçin Doğru Yol Haritası

İslam ansiklopedisinin “Deizm” maddesinde şunlar yazar:
“Tanrı’nın varlığını ve âlemin ilk sebebi olduğunu kabul etmekle birlikte akla dayalı bir tabii din anlayışı çerçevesinde nübüvveti şüphe ile karşılayan veya inkâr eden felsefî ekolün adı. Deizm Latince’de “Tanrı” anlamına gelen deus kelimesinden türetilmiş olup Grekçe’de yine “Tanrı” anlamındaki theostan gelen teizm terimiyle aynı sözlük anlamına sahiptir. Ancak XVI. yüzyıldan itibaren Hristiyan dünyasında başlayan felsefî ve teolojik tartışmalarla birlikte teizm terimi Ortodoks inançları savunan kesim için, deizm ise geleneksel inançlardan sapan düşünürler için kullanılmaya başlanmıştır. Deizm kelimesinin ilk kullanılışlarından birine, Calvinci bir ilâhiyatçı olan Pierre Viret’nin Instruction Chrestienne (Cenova 1564) adlı eserinde rastlanmaktadır. Viret bu eserinde, kendilerini ateistlerden ayırmak için deist ismini alan bir grup filozof ve edipten bahsetmiş, kimliklerini vermediği bu kişileri, Allah’a ve O’nun âlemi yarattığına inanmakla birlikte İsa Mesih’i ve Hıristiyanlık doktrinlerini inkâr eden ateistler olarak suçlamıştır.”
Allah’a inanan ama dini reddeden bu görüş, geleneksel mevcut yapısı içinde dinin ıslah edilemeyeceğini düşünerek reddeder. Genellikle buna sebep olarak din adına ortaya çıkan kötü örnekler gösterilir. Zira felsefi anlamda tutarlı bir arka plandan yoksun, akla ve ahlaka ters düşen Yahudi ve Hristiyanlar için makul sayılabilecek bu görüş son zamanlarda Müslümanlar arasında da yayınlaşmaktadır.
Hâlbuki Allah’ın varlığını kabul eden, yani yaratıcı bir iradenin olması gereğini akleden kişinin onun düzenleyici kimliği üzerinde de durması gerekir. Buna göre yaratan, aynı zamanda terbiye edendir. Nitekim A’lâ suresi; Allah’ı yaratıcı, şekil veren, ölçüsünü koyan ve yol gösterici şeklinde tanıtarak tesbih/tenzih eder. Tesbih ve tenzih konusu olan eylemler, müdahaleyle ortaya çıkar. Ardından Allah hakkında doğru düşünmek, bir ihtiyaç ve zorunluluk hâlini alır.
Kâinatta ki her şeyin ona hizmet ettiği düşünülürse Allah’ın insana değer verdiği, yaratılışın merkezine onu koyduğu açıktır. Dolayısıyla ona bir amaç belirlemesi, hayatını anlamlandırması, yani onunla iletişime geçmesi de aklen bir zorunluluktur. Mesela Kur’an, putların birileri tarafından üretilip uyduruldukları için konuşamadıklarını söyler. Buna göre Allah’ın konuşması, yol göstermesi onun varlığının zorunlu bir sonudur. Nihayet dinin kaynağı, yani aslı da onun sözlerini bir araya toplayan vahiyden ibarettir.
Allah katında tek din İslam’dır. Yahudilik ve Hristiyanlık diye ayrı dinler yoktur. İbrahim (as) de, Musa (as) da, İsa (as) da Muhammed (sav) de müslümandır. Getirdikleri din de sadece İslam’dır. Aradaki ufak tefek şeriat farklılıkları göz ardı edilebilirse bütün peygamberler; Allah’ın birliği, ahiretin varlığı, iyilik yapmak ve kötülükten sakınmak gibi ortak ilkeler üzerinde dururlar. Çok küçük ayrıntılar dışında neredeyse ibadetler de ortak bir zemin üzerinde ilerler. Mesela Bakara suresinin 183. ayetinde, “Ey inananlar, sizden öncekilere yazıldığı gibi (günahlardan) korunmanız için sizin üzerinize de oruç yazıldı.” denilir. Bütün peygamberler aynı çizgi üzerinde ve hemen hemen aynı arka plana sahiptirler. Nitekim Kur’an pek çok kere tarihten ve onların hayatlarından örneklerle doludur. Ne yazık ki Yahudi ve Hristiyanlar daha sonra akla zarar yorumlarla tahrif süreci yaşamış ve kendilerine has, farklı bir din hâline gelmişlerdir. Tahrif süreci yorumları aslın yerine koymak suretiyle hızlanmış ve sonunda kendi elleriyle yazdıklarını Allah katından saymışlardır.
Ne yazık ki dinin aslıyla yorumları arasındaki farkları bilmeyenler ve beşeri çıkarımları dinin kendisi sananlar elinde iş daha da karışık hâle getirilmiş, sonunda dinden uzaklaşmak, özgür kalmak anlamına gelmiştir.
İsa’nın Allah’ın oğlu olması, yani Allah’ın bir insana hulul etmesi, ya da insan şeklinde görünebilmesi, elbette papazların işine gelir. Bugün de Allah adına konuşabilen, onu temsil eden onlardır. Günah çıkarmaktan, vaftiz etmeye varıncaya kadar pek çok konu, onların inhisarında gerçekleşmektedir. Onların özellikle ortaçağda elde ettikleri ayrıcalıkları bilmeyen yoktur. Laikliğin ihdası da bu çerçeve karşısında bir gereklilik addedilmiştir. Din savaşlarından ve yaşanan bütün kötü örneklerden sonra bugün batı da laiklik adı altında dinin işlevselliğinin resmi ya da gayr-ı resmi şekillerde sınırlandırıldığı bilinmektedir.
Yahudi ve Hristiyanlara karşı geliştirilen tezlerin bugün vahyin son eseri içinde geçerliymiş zannedilmesi üzücüdür. Zira Kur’an’ın emir, yasak ve tavsiyelerinde akıl dışı ilkeler bulunmaz. Çok şükür, Kur’an açısından diğerlerinde görüldüğü gibi bir tahrif süreci de yaşanmamıştır. Zira hangi görüşten olursa olsun muhkem ayetler çerçevesinde dinin aslı herkes için aynıdır. Dinin aslı Allah’ın açık-seçik dedikleridir. Farklı yorumların yapılabildiği ayetler ise dinin omurgasını oluşturmaz. Nihayet yorumlamaya açık ayetlerde bile “Allah’ın dediği budur.” denilmez, “Allah’ın dediğinden benim anladığım budur.” denilir. Elbette din adı altında yapılan bazı yorumlarda; mezhep, tarikat, cemaat gibi oluşumlar elinde zaman zaman kötü örnekler ortaya çıkmıştır. Bunlar dinin aslından değildir. Değişebilir, düzeltilebilir, ertelenebilir veya reddedilebilir. Hiçbir yorum kendisini hakikatin tek temsilcisi de saymaz, sayamaz.
Dinin iki kaynağı kabul edilen Kur’an ve hadislerin tek amacı da en genel anlamıyla insanın onurunu korumaktır. Ve kaynağından yola çıkarak elde edilen bir hükmün de bu amaca hizmet etmesi zorunludur. Bu anlamda içtihatlar, sorun çözmeye ve hayatı kolaylaştırmaya matuftur. Kaynağı beşeri olan kişisel çıkarımların zorla kabul edilmesi düşünülemez. Dolayısıyla sadece insanların iyiliğini isteyen bir dinin yok sayılması veya yoruma açık meselelerin dinin aslından sayılması ya da bazı müntesipleri elinde kötü örnekler sergilemesi, o dinin kötü olduğu anlamına gelmez. Elbette dinin aslından haberi olmayanlara bunu anlatmak zordur. Nitekim hak-batıl mücadelesinde pek çok kötü örnekle karşılaşılması da şaşırtıcı gelmemelidir.
Bu hususta verilebilecek en önemli örneklerden biri dini yok sayanlar için indirilmiş olan Tîn suresidir. Surenin başında; incir, zeytin, Tur dağı ve Emin Belde’den bahsedilir. Bunların hepsi peygamberlerle anılan birer semboldür. İncir, Âdem (as)’i; zeytin, İsa (as)’yı; Tur dağı, Musa (as)’yı; Emin Belde Mekke ise Muhammed (sav)’i temsil eder. Bu şekilde Âdem (as)’den Muhammed (sav)’e âdeta peygamberlerin üzerinde durduğu çizgi (tarih) gözler önüne serilir. Surenin sonunda “ Siz hâlâ dini nasıl yok sayabilirsiniz?” denir. Böylece bunun mümkün olmadığı anlatılmak istenir.
Din yok sayıldığında Âdem (as) ve onun hakkında anlatılanlar, İsa (as) ve Zeytin dağında yaşananlar, Musa (as) ve Tur dağında olup biten her şey, Muhammed (sav) ve Mekke’de verilen mücadelenin tarihi, buralarda yaşayanlar ve yaşananlarla birlikte ayağa kalkar ve inkâr edenin üstüne gelir. Yani Muhammed (sav)’i reddetmek bütün bir insanlık tarihini, verilen mücadeleleri, yapılan iyilikleri, çekilen dertleri ve ortaya çıkan emeği yok saymakla aynı şeydir. Din, hemen bir çırpıda yalanlanabilecek kadar kolay bir olgu değildir. Üstelik iman ve sâlih amel ikilisinin meydana getirdiği onca güzel örnek de varken. Ve Allah’ın insana verdiği özgür iradenin bu iki önemli ilke ile yaratılışı nasıl güzelleştirdiği de bilinirken…
Benzer bir bakış açısı da Necm suresinde sergilenir. Surede aralarında mukayese edilemeyecek kadar fark bulunduğu vurgulanarak vahyin çıkarımları ile put üreten müşrik zihniyetin arka planı masaya yatırılır. Vahyin içeriğinde Peygamber (sav)’in dahi şahsi görüşleri, arzuları veya istekleri yoktur. Oysa müşriklerin elinde kutsanan her şey, onların menfaatlerini meşrulaştırmaya yaramaktadır. Her put, arkasında birilerinin çıkarlarını gizlemektedir. Hak din ile sahteleri arasındaki fark iki ölçüyle ortaya çıkar. Biri “Kimse başkasının günahını yüklenemez.”, diğeri de “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” anlayışıdır. Bu ilkeler, sahte olanı ortaya çıkarır. Yani insan için ancak emeğinin karşılığı vardır ve bunu da mutlaka almalıdır. İnsanlar sorumluluklarının farkına varmalı ve suçu birbirlerinin üzerine atmamalıdır. Vahiy, herkesin yaptığının karşılığını bulabildiği adil bir sistem içerisinde hareket etmeyi önerir. Oysa putlar kendilerini üreten kimselere dokunamazlar.
Necm suresi, insanı vahyin içeriği ile putların arkasında yatan menfaatler arasında mukayese yapmaya, yani birilerini çıkarlarına alet olup asılsız temenniler peşinden koşmaktansa, çalıştığının karşılığını alacağı adil bir beklenti içinde sadece Allah’a kul olup hakikate teslim olmaya çağırır. Emeğinin karşılığını almaya ve adalete davet eden bir dini yok saymak ancak cahillikle mümkündür. Zira Kur’an’da insanlara zarar verebilecek hiçbir şey yoktur. Allah, kullarının yalnızca iyiliğini ister. Surede “Allah, kötülük yapanlara yaptıklarının karşılığını verecek ve iyilik yapanları da yaptıklarının en güzeliyle ödüllendirecektir.” (31) buyrulmaktadır ki bu adaletin ta kendisidir.
O hâlde deistler ya batıda gerçekleşmiş muhalefeti taklit ediyor ya da sahte dinlerle gerçeği arasındaki farkı bilmiyorlar, demektir. Dini yorumları aslının yerine koymak ve bir takım aşırılıkları, Allah’ın sözleriyle bir tutmak asla kabul edilemez. Hakikati arayanlar için gerçek din, onları sadece doğru yola, şaşmaz bir istikamete davet etmektedir.
Musa Şimşekçakan
21/10/2016

18 Mayıs 2017 Perşembe

Hade buradan yak şimdi...

Elif Çakır konu etti… İlahiyatçı bir öğretim görevlisinin yürüttüğü saha çalışmasında ‘Dindar olmak ahlaklı olmayı gerektirir mi?’ sorusu sorulmuş ve görüşülen kişilerin yüzde yetmişi ‘gerektirmez’ diye cevap vermiş.

Oysa ‘yüzde doksan dokuzu Müslüman’ bir ülkede yaşıyoruz, kendisine dindar diyen insan sayısı artıyor ve başkaları dinsel kutsallarımıza dokunduğunda da çok aşırı tepkiler verebiliyoruz. Diğer deyişle bu konuda duyarlılığın yüksek olduğu, dini inancın kimliğin temel özelliklerinden birini oluşturduğu açık… Dolayısıyla dine bakışımızın dinin bizden beklentisiyle uyumlu olması beklenir. Eğer bir dinin akideleri söz konusu dine mensup kişilerin ahlaklı olmasını bekliyorsa, dini hassasiyeti olanların ahlakı dindarlığın parçası olarak görmesi ve o doğrultuda davranmasından daha doğal ne olabilir? Bu durumda yüzde yetmişin ahlakı dindarlık için gerekli bir koşul olarak görmemesini nasıl açıklayabiliriz?

http://www.karar.com/yazarlar/etyen-mahcupyan/dersimiz-din-ve-ahlak-3994

http://www.karar.com/yazarlar/elif-cakir/dindar-olmak-ahlakli-olmayi-gerektirir-mi-3981

İslam Deklarasyonu....

Bugün kamuoyuna sunduğumuz bildiri, yabancılara ve şüphe içinde olanlara, İslam'ın şu veya bu sistemin, şu veya bu düşünce grubunun üzerindeki üstünlüğünü ispatlayacak bir metin değildir. Bildiri, hangi tarafta olduklarını apaçık bir biçimde kalplerinde hisseden ve nereye ait olduklarını bilen Müslümanlara yöneliktir. Bu gibi insanlar için bu bildiri, onların sevgisi ve aidiyetinin ne gibi görevler yüklediği hakkında gerekli sonuçların çıkarılması için bir çağrıdır. 
Aliya İzzetbegoviç.


18 MAYIS 2017
2017/9 İSTANBUL

14 Mayıs 2017 Pazar

Yemin, Robert Ludlum

MART, 1945 
Denizaltının karinası, dev iskele kazıklarına bağlanmıştı. Kuzey Denizinin şafağında hafif ışık teknenin biçimli burnunu aydınlatıyordu. Üs, Elbe Nehrinin ağzındaki Scharrhörn Adasındaydı. Burası Müttefik Gizli Servisinin hiç fark etmemiş olduğu bir akaryakıt ikmal istasyonuydu. Sıkı güvenlik önlemleri alınmış olduğu için Alman Yüksek Komutasındaki strateji uzmanları bile burasını bilmiyorlardı. Bu denizaltı çapulcuları karanlıkta gidip geliyor, bağlandıkları yerlerin elli, altmış metre açığında su yüzüne çıkıyor ya da gözden kayboluyorlardı. Neptün'ün katilleri dinlenmek için üsse dönüyor veya saldırmak için uzaklaşıyorlardı. Bununla birlikte o sabah şafak vakti, iskele kazıklarına bağlı denizaltı bu ikisini de yapmıyordu. Çünkü savaş bitmişti. Geminin, başka bir savaşın kökenleri için değerli olacak bir görevi vardı. İki adam kaptan kulesinde duruyordu. Biri Alman Donanmasından subay üniforması giymişti ve komutan olduğu anlaşılıyordu. Öteki koyu renk, uzun paltosunun yakasını kaldırmış, uzun boylu bir sivildi. Ancak o da Kuzey Denizi kışına kafa tutar gibi şapkasızdı. İkisi de gemilerin arasından geçerek ağır ağır iskeleye yaklaşan yolculara bakmaktaydı. İskeleye gelen her yolcunun adı bir listede işaretleniyordu. Sonra bu yolcu iskeleden çıkıyor ya da kucakta taşınarak içeriye alınıyordu.

Naziler kötüde, Evangelistler iyi mi?
Onlarda kullanımının sonuna geldiğinde böyle sürek avı uygulanacak. Haklarında Romanlar yazılacak.

14 MAYIS 2017
2017/8 İSTANBUL

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Çocuklar Vurulunca Neler Vurulur!?




Kin ve nefretin bizi düşmanlığa sevk etmesi....

Mâide Suresi 2. Ayet: 
Ey iman edenler! Allah'ın alâmetlerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklarına ve Rablerinden lutuf ve rıza bekleyerek Kabe'ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. 
Sizi Mescid-i Haram'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya sevk etmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir.

12 Mayıs 2017 Cuma

Allah'a Din öğretmek....

Hucurât, 16. Ayet: De ki: "Siz Allah'a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah, göklerdeki ve yerdeki her şeyi bilir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir."

9 Mayıs 2017 Salı

İslami Düzen

    Dini ve ahlaki yenilenmenin vurgulanması tespiti, İslami düzenin, İslami iktidarı olmaksızın gerçekleştirebileceği manasına gelmez ve böyle yorumlanamaz. Bu tespit ancak yolumuzun hareket noktasının iktidarı ele geçirmek değil, inşaları kazanmak olduğu ve İslami yeniden doğuşun terbiye alanında, daha sonra ise siyasi manada bir devrim olduğudur.
    Yani evvela vaiz, daha sonra ise asker olmak zorundayız. Vasıtalarımız şahsi örneğimiz, kitap ve sözdür. Bu vasıtalara güç ne zaman katılacak?
Bu anın seçilmesi her zaman somut bir sorudur ve birçok etkene bağlıdır. Ancak yine de bir genel kural konulabilir. İslami hareket, ahlaki ve sayısal güç ve çoğunluğa ulaştığında sadece var olan gayri İslami iktidarı yıkmak için değil, yeni İslami iktidarı inşa edebildiği vakit, iktidarı teslim almaya çalışmalı ve yapabilmelidir. Bu fark önemlidir, zira yıkım ile inşa aynı derecede psikolojik ve maddi hazırlığa bağlı değillerdir.
    Bura da erken davranmak tıpkı geç kalmak gibi tehlikelidir.
    Yeteri kadar ahlaki ve psikolojik açıdan hazırlanmadan ve lazım olan asgari kadro olmaksızın, sadece şansın yaver gitmesi dolayısıyla iktidarı ele geçirmek, İslami devrim gerçekleştirmek değil, darbe yapmak anlamına gelir.(Darbe ise gayri İslami siyasetin devamıdır ve başka insanlar tarafından ve başka hedefler uğruna yapılan bir şeydir.) İktidarın ele geçirmede geç kalmak, İslami düzenin hedeflerinden biri olan iktidar ile alakalı güçlü bir vasıtadan yoksun kalmak demektir ve böylece gayri İslami iktidarın harekete darbe vurmasına ve kadrosunu azaltmasına fırsat vermek demektir. Bu sonuncusu ile alakalı yakın tarihimizde yeteri kadar trajik ve ibret verici örnekler mevcuttur.
    Biz, Müslüman toplulukların pasif kalmalarını mahkûm eden ve hiçbir umuda yer bırakmayan “realizmi” yok saymaktayız.
    Tarih sadece sürekli değişimin değil, aynı zamanda ve devamlı olarak imkânsız ve beklenmeyenlerin gerçekleşmesinin hikâyesidir.

 Aliya İzzet Begoviç  
(İslam Deklarasyonu Kitabından)





8 Mayıs 2017 Pazartesi

Terbiye Olmak...

İnsanları terbiye etmek zordur, ancak insanın kendi kendini terbiye etmesi daha da zordur.
Aliya İzzet Begoviç  
(İslam Deklarasyonu Kitabından)

2 Mayıs 2017 Salı

İslam İnsanlarının yönetim şekli ne olmalı?

Yolumuz iktidarı ele geçirmekten değil, insanları kazanmakla başlar.
Aliya İzzet Begoviç  
(İslam Deklarasyonu Kitabından)