Mustafa Öztürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa Öztürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2018 Salı

Geçmiş zaman olur ki. (Mustafa Öztürk)

Yaş kemale erdikçe insan ister istemez hayatı başa sarmak, özellikle de çocukluk çağlarındaki doyumsuz neşe ve mutluluğu yeniden yaşamak ister. Hemen her yetişkin insanda mevcut olduğunu düşündüğüm bu istek ve arzunun önemli bir sebebi, yaş ilerledikçe hayattaki zevkler ve lezzetlerin gitgide azalıp bayatsıdığını fark etmek, hemen her tatta kekremsilik hisseder hâle gelmektir. Bir diğer önemli sebep ise olgunluk çağlarından itibaren hem zamanın eskisinden daha hızlı akıp gittiğini düşünmek hem de her yeni günü bir öncekinin tekrarı gibi vehmetmektir. Aslında bu bir vehim olmaktan çok, olgunluk ve yaşlılık çağlarına özgü bir gerçekliktir. Çünkü olgunluk, hele de yaşlılık çağlarında insanın algı ve idrak kadrajına yeni denebilecek türden şeyler pek girmez. Tabiatıyla her yeni gün bir öncekinin sanki aynısıymış gibi yaşanır ve bu durum zaman akıp gittikçe hayata karşı bıkkınlık duygusunu canlandırır.
***
Ne var ki ölüm modernitenin de etkisiyle çok daha soğuk yüzlü göründüğünden, nice insan hayattan nasibini yeterince almış, hatta yaşamaktan yorulup usanmış olsa dahi, “Artık bu kadarı kâfi; göçüp gitme vakti geldi” demek yerine olanca bezginlik ve bitkinliğine rağmen yine de kenarından köşesinden hayata tutunmaya çalışır. Kimi yaşlı insanların bir ayak çukurda olduğu halde mal mülk, bağ bahçe gibi dünyevi metalar ile tûl-i emellere ram olması herhalde ölümü biraz daha öteleme arzusundandır. Ölümü öteleme arzusu ise uhrevî âlemin bilinmezlerle dolu bir âlem gibi tasavvur edilmesiyle alakalı olmalıdır. Bu noktada, ahiret gününe iman dilde kalan değil de gönülden kopan bir iman olsa, “ölümden köşe bucak kaçılmaz, dünyaya bu kadar ram olunmazdı” demenin yanlış bir tespit sayılmayacağı umulur.
Her neyse, “geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer” sözünü kimi zaman yürek burkucu bir serzenişe dönüştüren şey nedir, diye sorulsa, benim bu soruya vereceğim cevap, “çocukluk çağına özlem” şeklinde olur. Çünkü çocukluk, tıpkı benim çocukluğum gibi travmatik geçse dahi yine de hayâli cihan değer bir çağdır. Dahası çocukluk, annemizin elinden bir dilim yağlı ekmeği kapar kapmaz sabahtan akşama kadar eve barka adım atmadığımız, hayattan memattan yana hemen hiçbir endişe ve kaygı taşımadığımız, ayrıca hem zamanın nasıl akıp gittiğini anlayamadığımız hem de “Zaman niçin böyle sakız gibi uzuyor da hemencecik büyüyemiyoruz?” diye düşünmekten kendimizi alamadığımız ve fakat her şeye rağmen küçücük mutluluklarla mest olduğumuz çağlardır.
Çocukluk çağlarındaki hayat algısı, “Allah dünyayı sanki çocuklar katıksız mutluluk içinde gülüp oynasın diye yaratmış” gibi çok naif bir düşünceyi akla getirecek kadar saf ve berraktır. Aslında saflık ve berraklık çocukluktaki hayat algısından ziyade, bizatihi çocukluğa özgü masumluktandır. Masumiyet ne kadar fazlaysa mutluluk da o kadar saf ve katıksızdır. Çocukluk çağı sona erdikten sonra masumiyet biteviye azalır ve zaman ilerledikçe insan hayat kavgasında binbir çeşit kire bulaşır. Kimi insan az kimi insan çok bulaşır ama sonuçta herkes bulaşır. Hayat kire bulaştığı, insan insana kir bulaştırdığı nispette hem mutluluk azalır hem de dert ve keder çoğalır. Bu yüzden, benim yetişkinlik ve olgunluk çağlarımla ilgili olarak, “geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer” denebilecek bir anı/hatıra galerim maalesef yoktur. Hayatımın gençlik sonrasına ait hatıraların hemen hepsi insan kirine bulaşmanın gam yüküyle doludur. Bende epey bir kir/pas bırakan bazı kimseler var ki bunlar can bedenden çıkıncaya değin nefretle anılıp kendilerine taalluk eden hak-hukukun asla helal edilmemesi lazım gelen insanlar sınıfına mensuptur. Hâl böyleyken, “ve-lemen sabera ve ğafera” (Şûrâ 42/43) fehvasınca sabretmek ve affetmek esas olmalıdır. Fakat bunu başarabilmek, yani sinede biriken nefreti sabırla bastırıp diri bir vicdanla affedici olabilmek hakikaten çok zordur.
***
Kuşkusuz ben de bazı insanlara kir bulaştırmışımdır. Bu yüzden, Hz. Yûsuf’un dediği gibi, kendi nefsimi temize çıkarmıyorum. Fakat şundan kesinlikle eminim ki geçmişte az çok hukukum bulunan insanlarda benim bıraktığım kir, onların bende bıraktığı kirden çok daha azdır. Çünkü ben fıtrat olarak fazlaca duygusal ve saf bir insanımdır; muhasebecilikten pek anlamadığım için koltuk değneği veya yürüyen merdiven işlevi görecek şekilde kullanılmaya müsait bir tarafım da vardır. Hâsıl-ı kelam, elli küsur yıllık hayat maceramda birçok vefasız ve hayırsıza ait olanca kirin üstüme başıma bulaştığına defalarca şahit olmuş ve bunun acısını derinden yaşamışımdır. “Geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer” sözü sırf çocukluk çağı için geçerlidir, deyişim işte bundandır. Çünkü yetişkin insan oldukça kirli bir varlıktır. Bu sebeple, mümkün mertebe kire bulaşmamış bir insan olmak ve temiz kalmaya çalışmak azmine sahip herkes çocukluk çağındaki saflığını aramaktan ve ne kadar çok gadre, nankörlüğe uğramış olursa olsun bu saflığın peşinde koşmaktan asla vazgeçmemek zorundadır. En azından “geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer” sözünün başka insanlarla yaşadıklarımızda değil de sırf kendi iç dünyamızda az çok karşılık bulması için çocukluk çağındaki saflığa özlem duymak ve onu yeniden yakalamaya çalışmak lazımdır.
http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/gecmis-zaman-olur-ki-8041

30 Eylül 2018 Pazar

Hazreti Hüzün (Mustafa Öztürk)

Son zamanlarda yeniden üstüme çullanan uykusuzluk illetinden dolayı bu satırları yazdığım sabaha karşı kulağımın dibinde H. Zahra’nın “Broken Ones” (Kalbi kırıklar) şarkısı ile Farid Farjad’ın “Golha” (Güller) adlı yürek sızlatan keman eseri bana refakat ederken hayatın adeta zımpara gibi insanı törpülemesi üzerine düşünüyorum. Hayat zımparasından çokça nasiplenmiş biri olarak içimdeki şeytanın “Neden ben?” şeklindeki vesvesesini de bu arada zihnimden def etmeye çalışıyorum. Allah’a güvenip tevekkül eden bir mü’min için böyle bir istifhamın çok tehlikeli olduğuna, çünkü bu istifhamın ardından şikâyet, sitem ve serzeniş seanslarının başlayacağını iyi biliyorum. Madem ki hayatta yaşanan acı tatlı bütün her şey insan içindir; öyleyse kendi hayat hikâyemizi ve hayat maceramızdaki acı çekme kariyerimizi pek de merkezileştirmemek, dolayısıyla kendimizi fazlaca önemsememek gerekiyor. Kaldı ki bizim dışımızda akıp giden hayatta nice dramlar ve trajediler yaşanıyor…
***
Hayatın zımparası kimi zaman insanı süründürüp canından bezdiren bir hastalık, kimi zaman eşten dosttan görülen hayırsızlık, kimi zaman yar/yârenden hiç beklenmedik ihanet ve sadakatsizlik şeklinde kendini gösterir ve bütün bunlar size gerçekten büyük hüzün verir. Kur’an’da da hatırı sayılır bir kelime olarak kendine yer edinen ve kırk küsur ayette geçen hüzün (hazen) aslında yitip giden ve kaybedilen hatırlı şeylerin ruha çöktürdüğü derin gam olarak tasavvur edilebilir. Hüzün kimi zaman içerleme, kimi zaman gücenme hâli yaratan ve aynı zamanda insanın hamlığını da alan tarifi çok zor bir histir. Hüzün, St. Augustine’in, “Zaman nedir?” sorusuyla ilgili olarak, “Birisi sormadığı takdirde zamanın ne olduğunu bilirim; yok eğer bu konuda soran birine açıklamaya çalışırsam, işte o zaman bilmem/bilemem” demesine benzer şekilde, kendi kendinize az çok tarif edebildiğiniz, ama “Hüzün nedir?” diye sorulduğunda pek tarif edemeyeceğiniz çok tuhaf ve aromatik bir histir.
Bütün bunlara rağmen hüzün kimi insanlara çok yakışan bir duygu hâlidir. Bu yüzden, sanırım sonradan kazanılan değil, kimi insanlarda fıtrattan verili olan bir histir. Bu bakımdan, sözgelimi terazi burcu gibi “gülelim oynayalım kâm alalım dünyadan” diye özetlenebilecek bir burca sahip insanların kendilerine hüzün atfetmesi zannımca hüzün değil, olsa olsa lüks ve keyif azlığına, hatta kariyer kaygısına dayalı çiğ acı ve ham kederden ibarettir. Çünkü hüznü hakkıyla yaşamak dille söylendiği kadar basit ve kolay bir şey değildir. Hüzün kimi zaman insanın kendi içine dönüp varlık ve varoluşa, hayatın amacına dair büyük soruların cevabını arayıp sorgularken bütün benliğini içinde bulduğu ruh hâlidir. Üstelik hüzün gelip geçici değil, daimîdir. Hüznün mekân tutup yuva yaptığı yer ise gözler ve yüzdeki derin çizgilerdir. Acı kanayan yaradır, hüzün ise kanamayan yara olup belki de yıllar boyunca yaşanan onca acının, gadre ve ihanete uğramışlığın, aldatılmışlığın, sayısız hayal kırıklığının gözlerinizin içinde yuvalanması ve hayattaki son nefesi verinceye değin o yuvadan bir daha çıkmamasıdır. Hüzün sizi bir taraftan durgunlaştırır, bir taraftan da bakışlarınızın derinliğine yerleştikçe yarı cana sokup bırakır. Bütün bunlara rağmen yine de asil bir duygudur hüzün; vakurdur, olgundur ama aynı zamanda buruk ve suskundur. Hüzün sükunetli bir histir. İnsanı yoğurur, pişirir. Bu yüzden, çiğ acı ve ham kederden çok farklı bir şeydir. Hüznün refiki yalnızlık hissidir. Kalabalıklar içinde kendini yapayalnız hisseden insana yoldaş, belki de en yakın arkadaştır. Hüzün öyle bir duygudur ki gözlerinizin içi gülerken bile o gülen bakışta dahi “Ben hâlâ buradayım” demeyi başarır.
***
Hüzün acıyı bal eyler gibi yaşamak zorunda kalmanın damlamaz ve ıslatmaz gözyaşlarıdır. Geçmişte kalan ve bir daha aynıyla yaşanmayacak olan birçok şeyi derinden özletip hatırlatan, yine geçmişteki pek çok yaşanmışlığın asla yeniden yaşanmayacağını bilmenize rağmen nafile yere geri çağırmanıza sebep olan bir garip duygudur hüzün. Beklenmedik bir an ve zamanda kapınızı çalmasında sakınca olmayan, hatta size derinlik katan ama içinizde yuva yaptığı takdirde kanamamakla birlikte kabuk bağlamaz bir yara hâlini alan ve nihayet misafir gibi geldiği gözleriniz ve yüzlerinizdeki derin çizgilerin tapusuna da el koyan bir duygudur hüzün. Onca yıllık hayatta yaşanan sayısız acıların ve hatırı sayılır kayıpların yekvücut olup gözünüze ve yüzünüzdeki derin çizgilere gelip yerleşmesi ve bir daha da geri gitmemesidir hüzün...
Kur’an’da “Ben üzüntümü ve hüznümü sırf Allah’a arz ediyorum” (Yûsuf 12/86) diyen Hz. Ya’kûb’tur hüzün. “Senetü’l-Hüzün”de hem biricik Hatice’sinin kaybına yanan hem de amcası Ebû Tâlib’e şehadet getirmeden göçüp gitti diye hayıflanan Rasûlullah’tır hüzün. Bu yüzden hüzün aynı zamanda “Hazret-i Hüzün”dür. Gençlik çağlarımızda Ahmet Özhan’dan dinlediğimiz bir şarkıda, “hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir, gönlümün kıyısına vurur” diye anlatılan duygudur hüzün… Evet, hüzün gönlün kıyısına vurur ama yaş kemale erdikçe daha bir şiddetli vurur. Çünkü olgunluk çağlarında hayat ileriye değil de geriye bakarak yaşandığından hüzün artık daimî yoldaş olur. Bu çağlarda hüzün gelir baş köşeye kurulur ve yürek de yoruldukça yorulur…

23 Ağustos 2018 Perşembe

İnsan tabiatının kötü tarafına dair

Kur’an’ın açık beyanına göre insan tabiatında iyilik kadar kötülük de verilidir, yani her ikisi de yaratılıştan gelir. Şems 91/7-8. ayetlerdeki “ve-nefsin ve-mâ sevvâhâ fe-elhemehâ fücûrahâ ve-takvâhâ” şeklindeki ifadeler belki de bunun en açık delilidir. Burada zikri geçen “nefs” kelimesi tasavvuf geleneğinde “şeytanın işbirlikçisi” olarak telakki edilen, hatta bazen “pisboğaz domuz”a, bazen “cadı”ya, bazen de “kişiyi/erkeği baştan çıkaran kadın”a benzetilen ve sonuçta süflî arzuların kaynağı olarak gösterilen lanetli bir varlık değil, bir bütün olarak insanın ta kendisidir. Bununla birlikte “insan” denen varlığın tabiat/fıtrat açısından kötülük (şer) ve günahkârlığa daha yatkın olduğunu söylemem gerekir. Kuşkusuz bu benim şahsî kanaatimdir. Çünkü ben insan söz konusu olduğunda “eşref-i mahlukat”çı değilimdir. Daha açıkçası Kur’an’ın beyanlarını az çok anlamaya başladığım zamandan beri işbu “eşref-i mahlukat” tabirinin aslında bir terane olduğu fikrine kailimdir.
H H H
Kur’an’ın gerçekte ne dediğini takvim yaprağının arka sayfasından okuyup öğrenenlere bu meyanda söyleyecek bir sözüm yok; fakat Kur’an bilgisine ve tefsir ilmine az çok hürmeti olanlara derim ki gerek altmış küsur ayette geçen “el-insan” kelimesi, gerek Tîn suresi 4. ayetteki “ehsan-i takvîm” tabiri, gerekse İsrâ suresi 70. ayetteki “ve-lekad kerremnâ benî âdem” ifadesi, daha yaratılış aşamasında peşinen bahşedilmiş bir “eşref-i mahlûkat, izzet, onur” payesine mi yoksa ehl-i küfür, nankör, şükürsüz insan tipolojisine mi işaret ediyor, buyrun biraz araştırın ve neticeyi kendiniz görün. Mesela, açın Kurtubî ve İbnü’l-Cevzî gibi müfessirlerin tefsirlerini ve bu ayetlerin ilk müslüman nesillerce nasıl anlaşıldığını bizzat kendiniz öğrenin.
Ben insanoğlunun tabiatı konusunda kötümser biriyim. Bu yüzden, “Kime iyilik ettiysen ondan sakın kendini” sözünü epeydir kulağıma küpe etmiş biriyim. Batılı bir filozof “İnsan Doğası Üzerine” adlı eserinde mealen şöyle der: Bizim sözde medeni dünyamız şövalyelerle, askerlerle, eğitimli insanlarla, avukatlarla, rahiplerle, filozoflarla, akademisyenlerle [not: bu benim eklememdir] ve daha bilmediğim daha başkalarıyla karşılaştığınız büyük bir maskeli balo gibidir. Bu insanların birçoğunun göründükleri gibi olmadıkları bir vakıadır. Aslında pek çoğunun suratında bir veya birkaç maske, onun arkasında da servet veya tazminat avcısı vardır… Kadınlar nispeten daha önemsiz görünen seçimler yaparlar ve genellikle derin sevgi, sadakat, uysallık, evcimenlik, hizmet ve mahcubiyet gibi maskeler takarlar.
Malum, nice kadın ve erkek ömür boyu bir yastıkta kocamak üzere kendilerine mahrem bir dünya kurarlar ve hele de bu dünya dillere destan bir aşk üzerine kurulmuşsa, ilk zamanlar birbirlerine çok büyük sözler veren çiftler kendi özel dünyalarında tüm mahremiyetleri yaşar, sırlarını paylaşırlar. Ama yine bir gün gelir, eşler ve/veya birbirlerini sevenler arasında birtakım sorunlar baş gösterir; derken onca yıllık yaşanmışlığa ortak olan bu insanlar birbirlerine karşı içten pazarlıklı hesaplar yapmaya, en az birkaç hamle sonrasını öngören hesap görme satrancını kurmaya başlarlar. Bu durum kimi zaman sözüm ona derin muhabbet ve sadakatin “artık bitti, tükendi” gibi ifadelerle noktalanması şeklinde son bulur ve bu safhanın akabinde geçmişteki sözde büyük sevginin yerine çok kere nefret ve hınç ikame olunur. Kimi zaman da sorunlar zaman içerisinde bir şekilde bertaraf olur, ardından sanki hiçbir kötü şey yaşanmamışçasına, “Nerde kalmıştık?” der gibi tekrardan yola revan olunur. Fakat ne tuhaftır ki bütün bu kir ve kirliliğe rağmen yine sevgiden, sadakatten ve eski zamanların güzelliklerini tekrar yaşamaktan dem vurulur. Hâlbuki bazen küçük bir sorunda dahi birbirlerini kırıp dökmek veya alabildiğine hırpalayıp bîtap düşürmek üzere konuşlanan eşler ve sevgililerin onca kirli hesap kitaptan ve birbirlerini alabildiğine yıpratmışlıktan sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi yola devamdan söz etmeleri insan tabiatındaki baskın çiğlik ve çirkinliğin tipik göstergelerinden biridir.
***
Buna benzer çiğlikler yıllar boyu büyük emek verdiğiniz, tüm birikiminizi kendisinden esirgemediğiniz insanların birtakım ümit ve beklentileri vaktiyle hesaplanan zaman ve zeminde karşılanmadığında da kendini gösterir. Yine bu tür çiğlikler ve çirkinlikler kimi zaman da saygısızlık, hoyratlık ve nobranlık şeklinde gerçekleşir. Hâsılı, insan denen varlık ham ve pişmemiş hâliyle sanki vahşi bir hayvan gibidir. Bencillik ise insan tabiatındaki kötülüğün kubbesini ayakta tutan fil ayağı sütun/kolon gibidir. İnsan tabiatı muazzam bir hodbinlikle bezelidir. Nitekim Meâric 70/19. ayetteki “innel insâne hulika helûâ” ifadesindeki geniş semantik de insan tabiatıyla ilgili olarak açgözlülük, sabırsızlık ve hodkâmlık gibi birçok kötü vasfı içerir. Fıtrat ve tabiatımıza kodlanmış bencilliğin yanı sıra pek çok insanın iç dünyası tıpkı bir yılanın dişinde depolanmış zehir gibi nefret, öfke, kin ve haset de içerir. Bütün bunlar zehirlerini akıtmak ve sonra da tıpkı zincirinden boşanmış şeytan gibi dört bir yandan saldırmak için sadece bir fırsat bekler haldedir.
İşte bu yüzden riyakârlık, yalancılık, düzenbazlık, hilekarlık, sahtekârlığın üzerine örtülen örtüyü kaldırıp atmak, dünyada hakiki sevgi, sadakat, vefa ve dürüstlükten ne kadar az kaldığını ve zahirde sevgi, sadakat gibi görünen birçok davranışın ardında birçok ahlaksızlık ve günahkârlığın sinsice pusuda bekler vaziyette olduğunu ortaya koymak, adiliğin bini bir para denebilecek bu devr-i âlemde neredeyse imkânsız bir iştir. Belki sadece bundan dolayıdır ki iç dünyalarında iyiliği kötülüğe baskın kılmaya çalışan pek çok insan kendilerine dört ayaklı dostlar edinmişlerdir. Bitmek tükenmek bilmez riyakârlıklar, yalakalıklar, sahtekârlıklar ve düzenbazlıkların adeta kol gezdiği bu dünyada halis muhabbet, sadakat ve vefadan artık büyük ölçüde ümit kesmiş insanlar için hayata iyimser bir nazarla bakmak hakikaten çok zor olsa gerektir.
18 Ağustos 2018
Karar Gazetesi

26 Temmuz 2018 Perşembe

Sevgilerin eriyip dostluklar tükenince....


İnsan hayatında mutlu zamanlar azdır. Hayat insanın çehresine çok kere küçük tebessümler kondurur; ardından bunun karşılığını bitmez tükenmez meşakkatler olarak geri alır. Âşık Veysel’in, “Dünyada tükenmez murat varımış, ne alanı gördüm ne murat gördüm, meşakkatin adını murat koymuşlar…” şeklindeki muhteşem sözleri tam da bu durumu anlatır. Genel hayat bilançosu, Bedri Rahmi’nin bir tür şathiye tarzındaki, “Bir can verdi bize bin alır; gideriz gözümüz arkada kalır” dizelerini hatırlatır. Hayat macerasındaki nadir mutluluklardan biri, beklenmedik bir zaman ve mekânda karşılaştığınız bir insanı derinden sevdiğinizi fark ettiğiniz ve hayatınıza anlam kattığını hissettiğiniz zamanlardır. Sevgilerin eriyip dostlukların tükendiğini, zihninizin ve gönlünüzün sürekli olarak eski günlerde dolanıp bugüne gelmek istemediğini hissettiğiniz anlar ise ömür galerisindeki en berbat anılar arasında yer alır.
Hayat hikâyelerine hemen hiçbir fırtınada yıkılmayan, ömrün son demine kadar bir gıdım muhabbet kaybına uğramadan varlıklarını koruyan çok değerli dostluklar sığdırma bahtiyarlığına erişmiş insanlar vardır. Bunlar gıpta edilesi insanlardır. Zira uzun yıllar boyu böyle kadim dostlukların refakatinde yaşamak, yolda yürürken kaşıkçı elmasına rastlama ihtimali kadar düşük olur. Nedendir pek bilinmez, ama hayatta kopmaz dostluk bağları kurmak ve bu dostlukları sonuna kadar saklayıp korumak hakikaten zordur; ölümsüz olduğu zannedilen nice dostlukların ansızın tükenip bittiğine tanık olmak ise çok sıradan bir vakadır. Bunun böyle olması belki de bu dünyanın aslî kimyasıyla, yani basbayağı yalan dünya olmasıyla alakalıdır.
Hamdolsun ki ben kırk yıllık dostlukları yaşatma bahtiyarlığına ermiş kullardanım. Fakat aynı zamanda ölümsüz görünen kimi dostlukların güneş vurmuş çiy gibi bir anda eriyip gitmesine şahitlik etmenin acısını da yaşayan insanlardanım. Şimdi şu yakıcı sorunun cevabını aramaktayım: “Sevgi niçin söner, dostluk neden tükenir? Bu sorunun cevabı bin bir çeşit olabilir; her bir insan kendi yaşadıklarına binaen çok farklı hikâyeler anlatabilir. Kendi payıma söylersem, sevginin eriyip dostluğun tükenmesinde en temel sebeplerden biri, muhabbette iktisatsızlık, yani sevgide israftır. Hz. Ali’nin, “Sevdiğin insanı ölçülü sev. Yoksa gün gelir o insandan nefret edebilirsin; kızıp öfkelendiğin insana da ölçülü kız. Yoksa gün gelir o insanı sevebilirsin” (ahbib hâbîbeke hevnen mâ asâ en yekûne bağîdake yevmen mâ ve-ebğız bağîdake hevnen mâ asâ en yekûne habîbeke yevmen mâ) şeklindeki muhteşem sözü tam da bunu anlatır.

Bitmez tükenmez sanılan sevgi ve dostluklar kimi zaman öz çıkarlarla çatıştığında eriyip tükenir. Öz çıkar denen şey insanda çok esaslı bir dürtüdür. İnsan öncelikle kendi öz çıkarını düşünür. Sevgi ve dostlukla ilgili beklentiler öz çıkarları karşılamadığında hayal kırıklıkları yaşanmaya başlar; ardından yılgınlık, bıkkınlık, umutsuzluk ve ruhsuzluk duygusu insanı sarar. Bu arada sevgi ve dostluk da yavaş yavaş erimeye başlar. İlk zamanlar sevdiğiniz insanın hoyrat davranışları dahi size pek şirin görünürken, bu sevginin öz çıkarları karşılanmadığını fark ettiğiniz an itibariyle o kadim dostunuz ve sevdiğinizin hemen her davranışı size batmaya, kusurları çoğalmaya başlar. Çünkü gelinen noktada alınan karar, öz çıkarlar uğruna bu muhabbet ve dostluğun sonlandırılması kararıdır. İşin içine öz çıkarlar girdiğinde geri dönüş pek mümkün olmaz, “geri dönüş yok” kararının temyizi de olmaz. Bilakis karar verildiği andan itibaren bu kararı tahkim edecek birçok delil bulunur, sebepler icat olunur, bahaneler abartılır ve böylece çekip gitmenin gerekliliği hususunda vicdan rahatlatılır.
Sevgi ve dostluk kimi zaman sigara alışkanlığı gibi bir hâl alır. Normal şartlarda insanın bu tür alışkanlıklarından kopması hayli zordur. Ama günün birinde bir grip veya nezlenin sizi kırk yıllık sigaranızdan nefret ettirmesi de pekâlâ mümkün olur. Tıpkı bunun gibi gün gelir, hiç beklenmedik bir zuhurat sebebiyle sevgi ve dostluk ipi birdenbire kopar; artık çare yoktur, geri dönüş çok zordur. Ölmüş sevgiye, tükenmiş dostluğa suni teneffüslerle can vermeye çalışmak artık nafile bir uğraştır. Sevgi eridiğinde içinizde bir şeyler ölür. Hemen hiç kimse böyle bir kaybedişi, bir zamanlar asla kopmaz sanılan bağın birdenbire kopuvermesini kolay kaldıramaz. Üstelik hiçbir sevgi ve dostluk kaybı başka bir sevgi ve dostlukla telafi olunamaz. Çünkü hiçbir sevgi ve dostluk bir diğerinin yerini tutamaz.

Eriyip giden her sevgi, tükenip sönen her dostluk yürekte bir yara izi bırakır. Kayıp çoğu zaman yakıcı bir acı olarak yaşanır. Bu durumda hayat binanızdan bir parça koptuğunu peşinen kabullenmek kaçınılmazdır. Duygusal göçükten en az hasarla çıkmanın yolunu aramak lazımdır. Bu gibi hallerde pek çok insan umuda tutunmaya çalışır. “Şöyle şöyle olursa eski günler geri gelir, sevgiler ve dostluklar tazelenir” gibi düşüncelerle kendini avutur. Fakat bunlar ne yazık ki boş avuntulardır. Hatta bunlar acıyı daha da çoğaltan beyhude umutlardır. Bu gibi hallerde “yola devam” demek sanki daha akıllıcadır. Kaldı ki insan sanıldığı kadar kolay yıkılmaz, hayata çok kolay havlu atmaz; evet çok yıpranır, hırpalanır; kimi zaman düştüğü yerden bir daha kalkamam sanır ama sonunda bir vesileyle yeniden ayağa kalkmayı başarır. Ne pahasına olursa olsun, düşünce kalkmak, ayakta kalmayı başarmak ve hayata yeniden tutunmak lazımdır.
Mustafa Öztürk
Karar Gazetesi
14/7/2018

19 Mayıs 2017 Cuma

Deizmin Ayak Sesleri

Muhtemelen pek çoğumuz İslâmî alanda işlerin iyi gittiği zehabındayız. Fakat dört bir köşesi muhafazakârlık motifleriyle bezeli gettomuzdaki sosyolojik vakumdan çıkıp etrafa şöyle bir göz attığımızda, bilhassa genç kuşakların İslâmî-ahlâkî değerler sistemine karşı ilgisiz, hatta mesafeli bir dünya görüşüne meylettikleri gerçeğiyle karşılaşırız. Tabiat boşluk kaldırmadığına göre İslâmî değerler sisteminin sahneden çekilmesiyle oluşacak boşluğu mutlaka başka bir şeyler dolduracaktır. Ateizm, nihilizm ve deizm gibi akımlar boşluk doldurma namzetleri arasında sayılabilir. Kanımca ateizmin bu kültürel iklimde geniş ölçekli zemin bulma olasılığı pek güçlü değildir. Kaldı ki ateizmin fikrî-felsefî tedarikçileri konumundaki pozitivizm, natüralizm gibi akımlar günümüz Batı dünyasında bile eski albenisinden çok şey kaybetmiştir. Geleneksel değer normlarına karşı çıkmak ve değer tanımamakla nam salan nihilizmin boşluk doldurma potansiyeli ateizme göre daha güçlü görünebilir. Fakat felsefî ve entelektüel yoğunluğu düşük bir nihilizmin lümpenlikten fazla bir şey üretmeyeceği, hatta pratikte “ergen tripleri” kategorisinde değerlendirilebileceği söylenebilir. İslam’dan boşalacak yeri doldurma konusunda en güçlü ve en tehditkâr aday deizm gibi görünmektedir.
***
Herkes tarafından ittifakla kabul edilen bir tarifi bulunmamakla birlikte deizm kısaca şöyle tanıtılabilir: Âlemi yaratan bir ilk neden olarak Tanrı vardır. Fakat Tanrı âlemin işleyiş düzenine karışmamakta, insan ve tarih alanıyla alakadar olmamaktadır. Bu yüzden, vahiy ve nübüvvet en azından şüpheyle karşılanmalıdır. Din doğal olmalı, ahlak rasyonel temeller üzerine kurulmalıdır. Kısacası, deizm âleme müdahil olmayan bir Tanrı inancı ve beşerî anlayışa/kavrayışa dayalı bir doğal din tasavvurudur. Deistik düşüncenin özellikle genç kuşaklar arasında her geçen gün daha fazla ilgi görmesi ciddiyetle ele alınması gereken bir sorundur. Bu noktada İslam dininin modern çağdaki insanın varlık, varoluş ve mebde-meadla ilgili büyük sorularına cevap vermekte yetersiz kaldığını söylemek mümkün müdür? Kimileri yetersizlik sorunundan söz edebilir; fakat bu sorun İslam’ın aslî kaynaklarıyla değil, Kur’an ve Sünnet diye ifade ettiğimiz iki temel kaynağın algılanış, yorumlanış ve hayata taşınış kalıplarıyla alakalıdır.
İslam dininin normatif karakterli en belirleyici yorumu kelam ilmine aittir. Geleneksel olarak “dindeki ana ilkelerin ilmi” diye nitelendirilen kelamın temel işlevi İslâmî bir dünya görüşü kurmaktır. Başka bir ifadeyle, kelam ilmi kamusal ve özel hayattaki davranış tarzlarımıza fikrî temel oluşturma misyonuna sahiptir. Ne var ki klasik kelam bugün yetkin bir dünya görüşü üretememektedir. Bu yüzden, yeni ilm-i kelam çok acil bir ihtiyaçtır. Nitekim bu ihtiyaç geçen yüzyılda birçok müslüman âlim ve mütefekkirin de gündeminde yer almıştır. Klasik kelamdaki zat-sıfat, isim-müsemma, hissî/kevnî mucize gibi meselelerle ilgili muhtevanın günümüz insanının gerek Tanrı, vahiy, peygamber, peygamberlik ile ilgili sorularına, gerekse âlemdeki derin anlam arayışlarına yeterli cevap veremediği açıktır. Çünkü ortaçağ kelamında Tanrı -tabir caizse- bir “logos”, insan zihnine konu olan bir fikir olarak epistemolojik alana dâhil edilen bir şeydir. Oysa Tanrı’nın daima fiil hâlinde olduğu gösterilmeli, dolayısıyla ulûhiyet bahsi hem ontolojik hem ahlâkî alana dâhil edilmelidir.
***
Bugün klasik kelamın kalıpları içinde konuşup modern durumun karşımıza çıkardığı fikrî ve felsefî sorunlar yumağına asırlar öncesindeki cedellerden istimdatla cevap yetiştirmeye çalışan skolastik zihniyet insanın Tanrı, âlem ve hayatla ilgili büyük sorularını özgüven içinde tartışmak ve bu sorulara sadra şifa cevaplar bulmak için kendini paralamak yerine, dinî alanla ilgili hemen her geleneksel kabulü bir çırpıda dogmalaştırmayı, her bir kritik meseleyi etraflıca tartışmayı da ilhad göstergesi olarak kodlamayı tercih etmektedir. İşbu zihniyet böyle davranmakla bir taraftan belli bir tarihî-mezhebî yorumu bizatihi din ile özdeşleştirmekte, bir taraftan da kendince tek sahih dinî anlayışı muhafaza ettiğini düşünmektedir. Üstelik bu zihniyet kışkırtıcı hamasi söylemlerle sırf kendi mahallesinden devşirdiği, ardından yine hamasi söylemlerle endoktrine edip militanlaştırdığı bir “ergen kitlesi” marifetiyle İslam medeniyetini çok parlak bir geleceğe taşıyacağını vehmetmektedir. Oysa tarihî tecrübede farklı fikirler ve görüşler ne kadar zenginleşmiş ve özgür düşünce ortamında ne kadar fazla tartışılmışsa, İslam medeniyeti de o kadar gelişmiştir. Buna mukabil dinî düşünce ne kadar skolastikleşmiş ve zecrî tedbirlerle farklı görüşlerin önü ne kadar çok kesilmişse, medeniyet de o nispette fakirleşip inkıraz etmiştir.
Sözün özü, Allah’ın yahut Tanrı’nın ontolojik, epistemolojik, ahlâkî ve estetik ifade sistemlerimizin teşekkülünde fiilî sıfatlarıyla etkin rol oynayan aşkın ve içkin (evvel, âhir, zâhir, bâtın) bir varlık olduğu hakikatini ortaya koymakla mükellefiz. Ayrıca dünyanın bizden ve bizim mahalleden ibaret olmadığını kafamıza sokmak, kendi gettomuz ve vakumumuzdan çıkıp âlemde neler olup bittiğini anlamaya çalışmak mecburiyetindeyiz. Bunun için de kendimize yeni bir dil ve dünya görüşü (ilm-i kelam) kurmak zorunda olduğumuzu artık kabullenmeliyiz. Bunun salt teolojik argümanlarla kurulamayacağını söylemek bile zaiddir. Daha açıkçası, yeni bir dil ve dünya görüşü kurma yolunda genel felsefeden tarih, bilim, ahlak ve tasavvuf felsefelerine, sosyolojiden antropoloji ve sosyal psikoloji gibi beşerî ilimlere kadar insanlığın müşterek ilmî ve entelektüel müktesebatının hemen her biriminden faydalanmamız gerektiği şüphesizdir. Ecdat, fetih, nizam-ı âlem, medrese nostaljileriyle kendimiz çalıp kendimiz söylemeye devam ettiğimiz takdirde, deizm gibi tehditler yakın gelecekte karabasan gibi üstümüze çökecektir.
Mustafa Öztürk
15/04/2017

http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/deizmin-ayak-sesleri-3777#