8 Eylül 2011 Perşembe

Yedi cılız başak...

 
Yedi cılız başağın yedi semiz başak ile olan hikâyesidir bu. Yirmi birinci yüzyılda tecelli eden bir ayet mealidir. Kıtlığın Yusuflar eliyle bolluğa döndürülmesinin tekrarlanacak hikâyesidir. Ve bu hikâyede hepimiz birer karakter, birer figürüz.
Hikâyemiz, semiz başaklara tutunan nefsimizin cılız başakla imtihanını anlatır ve obezlikle açlık arasında bir insan olma sınavını dile getirir. Hakikati mecazlara dönüştürüp güçlü ile zayıfın haklarını murafaa eder. Kaderlerine tutunmuş cılız başakların ufalanıp gittiğini görür gözlerimiz, ama hakikatte onların tarlasında olmak bile istemeyen semiz başakları mahvolmaktadır. Bu hikâye, kudret eliyle yazılmış bir sınavın ta kendisidir.
Bütün hikâyeler gibi bu hikâyenin de serim, düğüm ve çözüm bölümleri vardır. Girişe ayrılan serim bölümü, aslında aç olanı doyurmak üzerine bir anekdot içerir. Bir sokak kedisi, yahut penceremize konmuş bir serçe mesela. Hiç fark etmez. İsterseniz siz bir senaryo yazıp oynayabilirsiniz de... Yeter ki kurguladığınız hikâyede bir bünyenin açlığını giderme bilinci olsun. Hikâyenin gerçekçi olması için bir günlüğüne açlığı tatsanız da olur elbette.
Hikâyenin gelişme bölümü düğüm düğüm olunca heyecan verir. Somali'de düğümlenen sancıları, Afrika kıtasını saran yoksullukları birbirine eklediğinizde vicdanlarda kaç düğüm atılmış olur, bu bölümde hesap etmemiz gerekir. İsterseniz yalnızca îmâ ile geçiniz. Çünkü her bir ölümün, her bir çığlığın tek tek anlatılmasına tahammülü yoktur hikâyenin; özetlemek gerekir. Sonra toplumumuzun iktisadi ve siyasi gücünün göstergesine dair bir cümle de yazmalı insan. Hani bir gecede milyonlarca dolar, bir Cuma vaktinde küçük devletlerin bütçesini aşan bir meblağı toplamak gibi sevindirici bir hesap.
Madem ki hikâyenin gelişme bölümündeyiz, açlık çeken bir varlığa nasıl davranmamız gerektiği de vurgulanmalıdır. Cılız başakları halsiz bırakan, başlarını yere eğdiren çerisizliklere atıfta bulunmalıdır. Yeri gelmişse bir hayvanı bile aç bırakarak öldürmenin zulüm olduğuna dair hadisler, vecizeler söylenmelidir. Hayvanların açlığından bile insanı sorumlu tutan İslam, acaba eşref-i mahlukat olan insan için, acaba zübde-i alem olan insan için, acaba güzel ahlak temsilcisi insan için, İlahi hitaba mazhar insan için kime ve hangi görevi yüklemiştir, yine bu bölümde incelenmeli değil midir? Zenginin sorumluluğu ne kadar, fakirin sorumluluğu ne kadardır ve oruç tutanın sorumluluğuyla, oruçsuzun sorumluluğu nasıl ölçülmelidir? Oruç tuttuğu halde bütün gün tok kalabilmek için çareler arayan, formüller üreten, yiyeceklerini özel olarak seçen, sırf acıkmamak için diyetisyenlere başvuran, hekimlere görünen zamane Müslümanlarının sorumluluğu ne kadardır, elbette yine bu gelişme bölümünde anlatılmalıdır. Acıkmış olan bir hayvan dahi olsa vicdanları titreyenlerin bir insanı aç gördüklerinde yüreklerinin yerinden oynaması ve sıtma nöbetleri gibi helecanlanmaları anlatılmazsa hikâyemizin eksik kalacağı muhakkaktır. Aç olanı doyurmanın Müslüman topluma yüklenmiş bir vazife olduğunun farkında  olanlara teşekkür bahsi de burada bir cümle ile yazılabilir elbette. Fazla kilolarımızdan kurtulmak için harcadığımız paranın yarısını olsun açlıktan ölenlere ulaştırabilecek bir girişimde bulunmuyorsak hikâyemizin gelişme bölümünü unutun gitsin. Gündüz acıkmamak için sahurda tıkınmayı marifet sayıp zorla yiyerek mecalsiz kalma raddelerine gelirken bir tek günün açlığına çare bulduğumuzu zanneden bizler, bütün günlerini aç geçiren insanlar için ne yapabiliriz, kendimize sormuyorsak, zinhâr bu hikâyeyi tamamlamış olmayız. Çünkü burada cılız başakların değil semiz başakların yok oluşundan söz ediyor, her bir cılız başağın binlerce semiz başağı sürükleyip götürdüğü hezimetten bahsediyoruz.
Gelelim hikâyenin çözümüne. Unutmayın, bu bölüm çok hazin bitebilir. Açlıktan dolayı yumulan gözlerin her biri bir hüzün haykırışıdır çünkü. Çözüm bölümüdür bu, çözümler üretilecek bölümdür. Bütün düğümlerin çözüleceği bölümdür. İşte içimizdeki bütün düğümleri çözecek keskin kılıç:
"Bir yerde açlıktan ölmek üzere olan bir canlı varsa ve orada onu ölümden kurtaracak kadar yanında yiyecek olan bir kimse de bulunuyorsa, o canlıyı doyurmak o kimseye FARZ olur." Ve bu hikâyede sonuç bölümünün konusu sıradan bir canlı değil, bizatihi insandır, insanlıktır. "Biz de onun yerinde olabilirdik" dememiz gereken insan ve mürüvvet yeryüzünden kalktı mı dedirtecek insanlık... O insan ki ölüm noktasına varmış!.. Hani faziletli bir iyilik yapabileceğimiz bir insan!.. Kimliğine bakmadan, derisinin rengine bakmadan, inanış biçimine bakmadan ihsanda bulunabileceğimiz bir insan!
Anlattığımız hikâyede zaman ve mekan öğeleri yerli yerinde. Yani hikâyenin nerede ve ne zaman geçtiğini hepimiz biliyoruz. Gel gelelim bu hikâyenin kahramanları eksik!
O halde, içinizdeki Yusuf'u zindandan çıkarın artık!.. Hikâye kahramanını bekliyor! 
i.pala@zaman.com.tr
16/8/2011

(Hem Zaman gazetesine, hemde İskender Pala hocaya teşekkür ederim. )

MÜSAİT ZAMANLAR MÜSLÜMANLIĞI .....

MÜSAİT ZAMANLAR MÜSLÜMANLIĞI


Sorumluluklarımız hatırlatıldığında, bir görev yüklenmemiz teklif edildiğinde, genelde ilk tepkimiz, savunma refleksimiz şu ifade ile kendini gösterir:

“Ortam müsait değil…”

Müsait olamayış sadece ortamla da sınırlı değil…
Toplum, sistem, çevre, konsept, konjonktür, zaman, zemin, özel durumlar namüsaitliğin nedenleri…
Yani sorumluluktan sıyrılmanın yollarını çoğaltabiliriz…
Nice meşgaleler, bitmez mesailer müsait olamayışımızın hazır gerekçeleri…

Bu algının geldiği nokta ise; müsait zamanlar Müslümanlığı…
Tüm zamanların Müslümanlığından, ortamın müsaitliğine bağlı bir Müslümanlık… Boş vakitler uğraşısı…

Sormak gerekmiyor mu?
Kulluk bir hobi mi, alışkanlık mı, adet mi ki müsait zamanlara sarkıtalım?

Evet, bu bir fantezi mi? Faraziye mi? Fuzuli bir uğraş mı? Yoksa bir fariza mı?

Esas olan; kulluk da kararlılık, dava da süreklilik, mücadele de tutarlılık değil mi?

Kul olmanın külfetine katlanmadıktan sonra, bu nice bir kulluktur demezler mi?

Bu yükü yüklenmeye, sorumluluk almaya yürek el vermiyorsa Elbette o zaman ortam müsait olmayacaktır…

Canımız istemiyorsa, kendimizi rahatlatacak yorumlar bulmakta zorlanmayız… Kafamız basmıyorsa teviller kırıla gider, her şeye bir şekilde yol bulabiliriz…

Dava inancı, mücadele bilinci, mukavemet gücü çökmüşse gerisi lafü güzaftır…

Aslında ağırdan alışlarımız, gönülsüz davranışlarımız, iğreti bakışlarımız, teğet geçişlerimiz ruh halimizi ele veriyor…
Nerede durduğumuzu gösteriyor…

Sürekli geçiştiriyorsak, gecikiyorsak, gevşiyorsak, geveliyorsak, görmemezlikten geliyorsak, sorumluluklarımızın gereğini yerine getirmiyorsak tüm bunlar ciddi bir gafletin göstergesi değil midir?

Anlaşılan o ki, bu anlayış ve bu alışkanlıkla ortam hiç müsait olmayacak…
Risk almadan, bedel ödemeden, konforu bozmadan Ne müsait olunur, ne de mesafe alınır…

Dünya hayatını mutlaklaştıranların hiçbir zaman müsaitleşebileceklerini düşünmüyorum…

Aidiyet bilinci, mensubiyet ruhu gittikçe müsaitlikte kalmadı…

Hiç sorduk mu kendimize?

Neden yorgunuz?
Yoğunuz?
Yılgınız?                                                                                                                                                              Yeniğiz?
Yitiğiz?
Yetersiziz?
Yee’steyiz?
Yalnızız?
 
Yoksa yok muyuz?

Yanlış nerede, yanılgı neden?

Anlamsız korkular, yersiz kaygılar, gereksiz kuşkular kolumuzu, kanadımızı kırıyor… Yokluk yıllarımızda, zorluk günlerimizde ne kadarda müsait idik…
Gözümüzü daldan budaktan sakınmazdık…
Şimdi ne oldu da armudun sapı, üzümün çöpü deyip, duruyoruz…

Dün en olumsuz şartlarda bile her şeye hazır olanlar,
Bugün imkânlar içinde yüzerken, müsait değiller…

Çünkü akıllandılar, hayatın hazzına erdiler…
Nemalandılar…
Metaalandılar…

Fırsatlar arttıkça, nimetler çoğaldıkça
Bir hantallık, bir tembellik illetidir başını aldı gidiyor…

Öyle bir hal ki, haftalık bir sohbet bile zor geliyor…
İş yoğunluğundan kitap okuma lüksü yok…
Aylık bir aidat bile yük oluyor…
Okumak, uyarmak, uğraşmak, uygulamak yok…
Uygun adım(adam); evden işe, işten eve…

Ne diyelim?
Beyefendiler müsait değiller!...
Kendilerine ulaşmak mümkün değil!...

Bunu nasıl izah etmeli?
Eğitim zayiatı mı?
Fire mi?
Yoksa her şey normal, yolunda mı?

“Dünün mücahitleri, bugünün müteahhitleri her şeye müsait oldular…”
Tekerlemesi acı bir gerçeğin ifadesidir, diyebilir miyiz?
 


Her şeye müsait olanların, dava diye bir dertlerinin olamayacağı ve
Hiçbir zaman müsait hale gelemeyecekleri kesin…

Teşhisiniz nedir bilemiyorum?

Dünyevileşmek mi?
Bireyselleşmek mi?
Yozlaşmak mı?
Savrulmak mı?

Arzular, alışkanlıklar, aşırılıklar, tutkular, bağımlılıklar
İnsanımızı tanınmaz hale getirmedi mi?

Eksen kayması, çizgi sapması, yön yitimi ne zaman başladı?
Mükellefiyetler mürur-u zamana (zaman aşımına) uğradığından beridir…

Kendilerini İslam’a müsaitleştirmeyen,
Muafiyet ve mazeret arayışında olanlar kendilerine yazık ettiler…

Dürüst olmak lazım…

“Bu sıcakta sefere çıkılmaz.” diyenlerden farkımız nedir?

Kendini iptal edene ortam ne yapsın?
Zaman ne desin?

Kendini inkâr edene yapılacak bir şey yok…

Önemli olan kendimizi ikna edebilmek…
Kendimize müdahale edebilmek…

Biz biz olduktan sonra her şeyin lehimize olduğunu göreceğiz…

Diyebilirim ki; Müslümanlar Türkiye Cumhuriyeti tarihinde
Hiçbir dönemde bu kadar geniş imkânlara sahip olmadılar…

İnsan gücü,
Bilgi gücü,
Beyin gücü,
Tecrübe birikimi,
Kurumsal altyapı,
Yetkin kadro,
Ekonomik imkân,
Özgürlükler bağlamında ciddi bir potansiyel mevcut…

Bu potansiyeli harekete geçirecek bir örgütlenme ve sahiplenme aşamasındayız…

Tüm bahanelerimiz elimizden alınmış durumda…

Artık bundan böyle erteleyemeyiz…
Çünkü erteleyenler; eridiler, elendiler, eleme duçar oldular…

Bugün müsait olamayanlar, yarın neye müstahak olacaklarını iyi düşünsünler…

Yarınlarından emin olmak isteyenlerin,
Ellerini tez tutmaları ve sorumluluklarına davranmaları gerekiyor…

Çağrımız müsait olanlara…

Artık, yavaş yavaş acele etmeliyiz…

Yoksa cennete geç kalmış olacağız…

Ramazan KAYAN

3 Eylül 2011 Cumartesi

Ramazan Bayramınız Mübarek Olsun: Şiirle Hatırlayalım

Bayramlar Bayram Ola…
Güneş yükselmeden kuşluk yerine
Bir adam camiden döndü evine
Oturdu sessizce yer minderine
Kızı “Bayram” dedi,
Yalın ayaklı
Adam “Bayram” dedi,
Tam ağlamaklı…
Eli öpüldükçe içi burkuldu
Konuşmak istedi, dili tutuldu
Güç belâ ağzından
Bir “off! ” kurtuldu
Oğlu “Bayram” dedi,
Sırtı yamalı
Adam “he ya” dedi,
Gözü kapalı…
Düşündü kış yakın,
Evde odun yok
Tenekede yağ yok,
Çuvalda un yok
Yok yoka karışmış;
Tuz yok, sabun yok
Avrat “Bayram” dedi,
Eğdi başını
Adam “evet” dedi,
Sıktı dişini…
Çalışsa ne iş var, ne cepte para
Dağ oldu içinde büyüyen yara
Dikti gözlerini karşı duvara
Takvim “Bayram” dedi,
Silindi yazı
Adam “öyle” dedi,
Bağrında sızı…
Döndürse yönünü herhangi dosta
Yaralı, gariban, dul, yetim, hasta
Yıllar, aylar, günler erirken yasta
Yer-gök “Bayram” dedi,
Ağzını açtı
Adam “Bayram” dedi,
Evinden kaçtı…
Suları Islatamadım(sh.56)
Abdurrahim Karakoç
(Bunu  İrfan Kavak'ın sitesinden aldım. Tam istediğim gibi olmuş, eline sağlık Cigerim...)

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Beyaz Bahçe

'Tarihsel şüphe" romanı...
60 yıl önce intihar eden ünlü romancı Virginia Woolf'un ölümündeki sır tam ortaya çıkaracakken not defteri kaybolur...
Jo Bellamy, dehşet verici bir bulgu keşfeder: Woolf'un günlüğündeki kayıtta kendini öldürdüğü ileri sürülen günden sonraki tarih ve bir sır perdesi.
Jo, Sissinghurst Şatosu'nun detayları ile ünlü 'Beyaz Bahçe'sinde adeta bir labirentin içindedir...
Gerçeğin perdesini aralama macerası, onu tehlikeli bir yolculuğa sürüklemeye başlamıştı...
Beyaz Bahçe, geçmişin günümüzün yakasını bırakmadığı pek çok yolu ve dikkatle gözetilen bir bahçenin derinliklerindeki karanlık sırları keşfeden büyüleyici bir tarihsel şüphe romanı.
"Stephanie Barron, Virginia Woolf'un yok oluşu ve cesedinin Ouse Nehri yüzeyine çıkana kadar geçen haftalarda neler olmuş olabileceğine dair nefis bir keşif tertiplemiş. Yarı gizem, yarı kurtarılma arayışıyla, Beyaz Bahçe okuyucuları kapağını açtıkları andan itibaren mest edecek."
Tasha Alexander, Elizabeth'in yazarı
"Beyaz Bahçe, umur manzarası içinde geçmişin ve günümüzün, büyüme ve bozulmanın, aşk ve umutsuzluğun filizlerini dokuyarak merak uyandırıcı bir hikâye geliştiriyor. Bu, bir bahçedeki sır: savaştaki bir bahçe; modernliğin kuşattığı bir bahçe; ölülerin hortladığı hayalet gibi bir bahçe."
Laurie R. King, New York Times çok satanı The Language of Bees'in yazarı
(400 Sayfa)

Ben, kafam dolu olduğunda okuduklarımın arasına hep Roman  almayı adet edindim. Şimdilerde Allah Rahmet eylesin Aliya'nın Doğu ve Batı arasında İslam kitabını okuyorum ve son derece ağır gidiyor. Bir tarafta Ahmet Davutoğlunun Startejik Derinliği var bu iyi gitti iyi bir macera sona doğru daha da gizimli hale geliyor....

16 Ağustos 2011 Salı

İnsan ne ile yaşar


İnsan Ne İle Yaşar
Antik yayınlar
Kitaptan:
Anladım ki; Allah insanların birbirlerinden ayrı ayrı değil, tekvücut halinde yaşamalarını istediğinden, herbirine kendi ihtiyaçlarını değil; herbirine, hepsi için gerekli olan şeyleri ilham ediyor. Anladım ki, insanlar kendilerini düşünerek yaşıyor gibi görünse de, hakikatte onları yaşatan tek şey sevgidir. Kim severse Allah'a yaklaşır; Allah da ona yaklaşır. Çünkü O, sevgiyi yaratandır! ..
 




Benim düşüncem;
Kitap, insanın ders alması gereken ve hayatın önemli noktalarına odaklanan kısa kısa hikayeler içermekte. Ben beğendim tavsiye ederim.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Şunları bir araya toplayayım.

"Şunları bir araya toplayayım.
Bir güzel muhabbet edelim" diye düşündüm.
Mutfak işinden de anlarım.
Donattım sofrayı.
Bayağı uğraştım.
Hepsinin, ayrı ayrı ne yemekten, ne içmekten hoşlandığını iyi bilirim.
Bayağı da para gitti.

Birinin yediğini öbürü yemez.
Ötekinin içtiğini beriki içmez.
Dört kişilik sofra kurdum.
Mumları da yaktım.
Bak hepsi, Erick Satie severdi.
Hatırladım.
Müziği de ayarladım.
Geldiler.
20 yaşında ben,
35 yaşımda ben,
40 yaşımda ben ve
bugünkü ben dördümüz.
Birden 20 yaşımı, 35 yaşımın karşısına oturttum.
40 yaşımın karşısına da, ben geçtim.
yirmi yaşım, otuz beş yaşımı tutucu buldu.
Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi.

Yatıştırayım dedim.
"Sen karışma moruk" dediler. Büyük hır çıktı.
Komşular alttan üstten duvarlara vurdular.
Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı.
Evin de içine ettiler.
Bende kabahat.
Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine ...
CAN  YÜCEL

9 Ağustos 2011 Salı

Tut beni, ey Oruç....

Tut beni, ey Oruç.
Edepsizliklerimi tut, edepli olana dek bırakma.
Katılaşan kalbimi tut, yumuşat.
Bulanan zihnimi tut, berraklaştır.
Cimrileşen beni tut, cömert olmadan bırakma.
Tut beni ey ORUÇ,
MUHAFAZA EDİLMEYE  İHTİYACIM VAR ALLAHIM......