19 Mart 2012 Pazartesi

Polyanna...


Kitabın Yazarı:Eleanor H. Porter

 Kitabın Anafikri:Hayata ne olursa olsun umut dolu bakalım, İnsanları ,doğayı . ve hayvanları sevelim. Olabilir......

Kitabın Yorumu:Çok sade,akıcı bir kitap ,insan elinden bırakamıyor, sevgiyi, umudu kaybetmemeyi öğretiyor.. 


Eğer, Zekeriya ile okuyorsanız daha da keyifli olur. 

16 Mart 2012 Cuma

Alice...

Oğlum Zekeriya ile okumalarımızdan
Alice bir gün bahçede oynarken bir tavsan gördü.Peşinden koşarken bir delikten girmişti tavşan.Alice’de peşinden.Bir yerden yuvarlandı ve sonra durdu.Bir masanın üzerinde anahtar buldu.Bu anahtarı her kapıya denedi ama hiçbirine olmadı.Sonra bir kapıya anahtarı koydu ve oldu ama çok küçük bir aralık kadar boşluk vardı.Bir şişeye baktı ve dikledi.Birden küçülmeye başladı.ama kapı çoktan kapanmıştı kapı.Sonra bir kurabiyenin üzerinde beni ye yazıyordu.Alice de yedi ve boyu uzadı.Ama öyle uzamıştı ki ayakkabıları bile olmuyordu ona bu duruma çok üzülen Alice ağlamaya başladı.Birden elinde yelpazesi öbür elinde beyaz eldiveni olan olağanüstü bir tavşan.Tavşan yelpaze ile eldiveni aceleden düşürdü.Alice’de eldiven eline aldı ki.Tavşanın peşinden koşmaya başladım ama terledi ve yelpazelendi.Birde ne görsün tavşanın eldiveni eline oldu yani boyu kısalmış.Birden bir fare gördü.Bu fare ile konuşsam mı diye düşündü.Fare ile kaynaşmıştı bile.Baya konuşmuşlardı fare ile.Birden Alice’nin aklına kedisi Dinah gelmişti.Fare senin kedin mi var diye sordu.Alice ;evet sen yoksa kedileri sevmez misin diye sordu;tabi ki sevmem ,dedi.Alice ama benim kedim öyle değildir çok iyidir.

Diye sohbet ettiler.Sonra Alice bir evin önünden geçerken eve uğradı.İçinde bir fındık faresi iki tanede tavşan vardı.beraber çay içtiler sohbete daldılar.E tabi bunlar basta Alice’ye sen kimsin diye sordular.
Alice’de anlattı.Alice’den masal istediler ama Alice şuan aklımda anlatacak masal yok.Bu sefer fındık faresinden masal istediler.Fındık faresi hep uyuklayarak masal anlatıyordu tabi masal da kendileri gibi acayipti ama masallar böyle olur.E bu nedenle Alice her anlattığı kelime için soru buluyordu.Bu bir tartışma haline gelmişti.Tabi sonra Alice yoluna devam etti.Sonra Alice’nin yolunda krallık vardı.Birden bir kadın haykırıyordu.Herkes önünde onu dinliyorlardı.Kraliçe Alice’in varlığını fark etti.Alice’e sen de kimsin ,dedi.Ben burada dolaşıyordum.Birden sizin haykırışınızı duydum.Kraliçe Alice’in kafasının uçurulmasını emretti.Alice biraz korkmuştu.Birkaç gün böyle geçti.Sonra Alice yalancı kaplumbağa diye biriyle tanıştı.Bu kaplumbağa ona hayatını anlattı.Ve Alice’nin de hayatının masalını anlatmasını istedi.
Ama Alice kendi masalının biraz karışık olduğunu düşündüğü için anlatmak istemedi Birden biri mahkeme var diye seslendi birisi.Çabukça koşarak mahkemeye yetiştiler.Mahkeme çok karışıktı fareler tavşanlar ve kraliçe kral ve yalancı kaplumbağa ve Alice.Birkaç tartışma sonrası Alice’ye ablası seslenıyordu sanki.Alice uyan artık elini yüzünü yıkayıp yemeğe gel.Alice abla çok değişik bir rüya gördüm.Ablası anlat bakalım Alice hatırladığı kadarıyla anlattı.Ablası da bence de saçmaymış ,dedi.
Eh artık küçüğünüzle okursunuz;
Serdar Karamanlı
Bitiriş Tarihi: 14mart2012

                                      

7 Mart 2012 Çarşamba

Her şey tamamsa, neden eksiğiz?



Evin hayatı "dışarı" ve "içeri" diye ikiye ayıran duvarları var.
Kapısı ve pencereleri...  
Soğuğu ve sıcağı katlanılabilir dereceye getiren birtakım cihazlar...
Mobilyalar sonra; oturulan, yatılan, üstünde yemeklerin yendiği, misafirlerin ağırlandığı, zevkli ya da genellikle zevksiz, gözü yoran, yeri daraltan, sıkıştıran, sanki biz farkında olmadan habire çoğalan bir sürü dekoratif yalan dolan...                                      
Dolaplar dolusu giysi.
Ceketler, pantolonlar, kazaklar, gömlekler, çamaşırlar ve çoraplar.
Kat kat, renk renk, desen desen, az giyilen, çok giyilen, sevilen, bir türlü sevilemeyen, birbirine uyumlu, nasıl oluyorsa her şeye uyumsuz, modaya uygun ya da günü geçmiş bir sürü kıyafet..
Hepsinin üstüne sinmiş bir şeyler var, hepsini ağırlaştıran...
Yine bir sürü ayakkabı orada burada...
İhtiyaç için ve ihtiyaç fazlası..
Her ortama bir psikoloji, her psikolojiye bir kıyafet, her kıyafete bir çift ayakkabı... Kravat, eldiven, kaşkol, vs...
İçinde kaybolduğumuz bir giyinme dolambacı... 
Sonu gelmez bir edinme ihtirası..
Bu arsızca düzeni ısıtsın, güzelleştirsin diye yine arsızca her yana serpiştirilen estetik eklentileri, makyaj malzemeleri.. 
İrili ufaklı vazolar, cam biblolar, seramik panolar, eski yazı örnekleri, ikinci sınıf yağlıboya tablolar, yalancı kır manzaraları..
Evi olduğundan başka göstermeye yaradığına inanılan bir yığın ıvır zıvır... 
Kütüphaneler dolusu kitap, her şeyle ilgili ve bu yüzden hiçbir şeyle ilgili değil... 
Edebiyat, şiir, felsefe, sosyoloji, din, kişisel gelişim, zihinsel sağaltım, düşünsel vasat, ortalama duygular, tüketici eğilimleri, arz ve talep, karikatür ve istatistik, mürekkep, cilt, tutkal, ahşap, beton...
Her odaya bir televizyon, her televizyona 24 saat akaduran film şeritleri...
Cinayet çözümleri, suç yeri analizleri, duygusal saplantılar, romantik tümevarım, akustik tümdengelim, hayat hakkında söylenmiş intibaı verilmiş çuvallar dolusu gevezelik... 
İsterseniz HD, isterseniz 3D, hemen şimdi seyredin ya da saklayın sonra döne döne seyredin, yeter ki kaçırmayın kıvamında lüzumsuzluklar...
Etrafta gürültülü gazeteler, uyuşmuş dergiler, alışveriş asidi salgılayan renkli broşürler...       Çekmecelerde sıkıcı faturalar..
Cüzdanlarda doğurgan kredi kartları, bankamatikler...
Artık kendi kendine konuşmaya başlayan telefonlar, tabletler, dizüstüler, masaüstüler, kafa üstüler...
Video oynatıcılar, müzik çalarlar, ev sineması sistemleri, sağır edici hoparlörler, birer sürüngen olarak evdeki bütün prizleri kendi aralarında paylaşan vampir karakterli şarj cihazları...
Kâğıt parçalarında, Word dosyalarında, kısa mesajlarda, ajanda aralarında, altı çizili satırlarda, okunmuş, beğenilmiş, kesilmiş yapıştırılmış, paylaşılmış unutulmuş bilumum bilgelik attırmaları, söz kolâjları, abartılı bir gayretle üstümüze bir parça hayat eklemeye çalıştığımız alıntı, çalıntı, çırpıntı lafazanlıklar..
Küçükler için oyuncaklar, büyükler için oyuncaklar..
Bir sürü kanun hükmünde eşya, bir sürü olmazsa olmaz kalabalık, bir sürü vazgeçilemez fuzûliyat... 
Evde birçok şey var. 
Evde çok  şey var.        
Bir tek şey eksik ama sanki bu kalabalığın içinde bir tek o yok. 
Ve sanki onun yokluğu her şeyi anlamsızlaştırıyor.  
Olmayan nedir?
Yokluğunu hissediyor ama adını koyamıyoruz.
Sadece şunu biliyoruz: Evde ne yoksa içimizdeki boşluğu o büyütüyor!
Gökhan Özcan