30 Eylül 2018 Pazar

5. Kurban

SENİ YANARKEN İZLEMEK İSTEYEN BİR SERİ KATİL VAR...

Medya ona Ateşçi diyor. Acımasız katil Londra'nın tenha köşelerinde kurbanlarını öldüresiye dövdükten sonra vücutlarını ateşe veriyor. Dört kadın öldü. Ve şimdi beşinci kurban bulundu...

Maeve Kerrigan hırslı bir dedektif ve cinayet masasında isim yapmaya kararlı. Çalışma arkadaşları onun duygusal yönünü zayıflık olarak kabul ediyorlar. Maeve'in son kurban Rebecca hakkında onun acı içindeki ailesi ve dostlarından öğrendikleri arttıkça katili bularak adalete teslim etme azmi de o kadar artıyor. 

Ama bütün kanıtların yanarak küllere karıştığı olaylarda kimsenin görmediği bir katil nasıl yakalanır? 

26 Eylül 2018 

İstanbul 2018/17

Hazreti Hüzün (Mustafa Öztürk)

Son zamanlarda yeniden üstüme çullanan uykusuzluk illetinden dolayı bu satırları yazdığım sabaha karşı kulağımın dibinde H. Zahra’nın “Broken Ones” (Kalbi kırıklar) şarkısı ile Farid Farjad’ın “Golha” (Güller) adlı yürek sızlatan keman eseri bana refakat ederken hayatın adeta zımpara gibi insanı törpülemesi üzerine düşünüyorum. Hayat zımparasından çokça nasiplenmiş biri olarak içimdeki şeytanın “Neden ben?” şeklindeki vesvesesini de bu arada zihnimden def etmeye çalışıyorum. Allah’a güvenip tevekkül eden bir mü’min için böyle bir istifhamın çok tehlikeli olduğuna, çünkü bu istifhamın ardından şikâyet, sitem ve serzeniş seanslarının başlayacağını iyi biliyorum. Madem ki hayatta yaşanan acı tatlı bütün her şey insan içindir; öyleyse kendi hayat hikâyemizi ve hayat maceramızdaki acı çekme kariyerimizi pek de merkezileştirmemek, dolayısıyla kendimizi fazlaca önemsememek gerekiyor. Kaldı ki bizim dışımızda akıp giden hayatta nice dramlar ve trajediler yaşanıyor…
***
Hayatın zımparası kimi zaman insanı süründürüp canından bezdiren bir hastalık, kimi zaman eşten dosttan görülen hayırsızlık, kimi zaman yar/yârenden hiç beklenmedik ihanet ve sadakatsizlik şeklinde kendini gösterir ve bütün bunlar size gerçekten büyük hüzün verir. Kur’an’da da hatırı sayılır bir kelime olarak kendine yer edinen ve kırk küsur ayette geçen hüzün (hazen) aslında yitip giden ve kaybedilen hatırlı şeylerin ruha çöktürdüğü derin gam olarak tasavvur edilebilir. Hüzün kimi zaman içerleme, kimi zaman gücenme hâli yaratan ve aynı zamanda insanın hamlığını da alan tarifi çok zor bir histir. Hüzün, St. Augustine’in, “Zaman nedir?” sorusuyla ilgili olarak, “Birisi sormadığı takdirde zamanın ne olduğunu bilirim; yok eğer bu konuda soran birine açıklamaya çalışırsam, işte o zaman bilmem/bilemem” demesine benzer şekilde, kendi kendinize az çok tarif edebildiğiniz, ama “Hüzün nedir?” diye sorulduğunda pek tarif edemeyeceğiniz çok tuhaf ve aromatik bir histir.
Bütün bunlara rağmen hüzün kimi insanlara çok yakışan bir duygu hâlidir. Bu yüzden, sanırım sonradan kazanılan değil, kimi insanlarda fıtrattan verili olan bir histir. Bu bakımdan, sözgelimi terazi burcu gibi “gülelim oynayalım kâm alalım dünyadan” diye özetlenebilecek bir burca sahip insanların kendilerine hüzün atfetmesi zannımca hüzün değil, olsa olsa lüks ve keyif azlığına, hatta kariyer kaygısına dayalı çiğ acı ve ham kederden ibarettir. Çünkü hüznü hakkıyla yaşamak dille söylendiği kadar basit ve kolay bir şey değildir. Hüzün kimi zaman insanın kendi içine dönüp varlık ve varoluşa, hayatın amacına dair büyük soruların cevabını arayıp sorgularken bütün benliğini içinde bulduğu ruh hâlidir. Üstelik hüzün gelip geçici değil, daimîdir. Hüznün mekân tutup yuva yaptığı yer ise gözler ve yüzdeki derin çizgilerdir. Acı kanayan yaradır, hüzün ise kanamayan yara olup belki de yıllar boyunca yaşanan onca acının, gadre ve ihanete uğramışlığın, aldatılmışlığın, sayısız hayal kırıklığının gözlerinizin içinde yuvalanması ve hayattaki son nefesi verinceye değin o yuvadan bir daha çıkmamasıdır. Hüzün sizi bir taraftan durgunlaştırır, bir taraftan da bakışlarınızın derinliğine yerleştikçe yarı cana sokup bırakır. Bütün bunlara rağmen yine de asil bir duygudur hüzün; vakurdur, olgundur ama aynı zamanda buruk ve suskundur. Hüzün sükunetli bir histir. İnsanı yoğurur, pişirir. Bu yüzden, çiğ acı ve ham kederden çok farklı bir şeydir. Hüznün refiki yalnızlık hissidir. Kalabalıklar içinde kendini yapayalnız hisseden insana yoldaş, belki de en yakın arkadaştır. Hüzün öyle bir duygudur ki gözlerinizin içi gülerken bile o gülen bakışta dahi “Ben hâlâ buradayım” demeyi başarır.
***
Hüzün acıyı bal eyler gibi yaşamak zorunda kalmanın damlamaz ve ıslatmaz gözyaşlarıdır. Geçmişte kalan ve bir daha aynıyla yaşanmayacak olan birçok şeyi derinden özletip hatırlatan, yine geçmişteki pek çok yaşanmışlığın asla yeniden yaşanmayacağını bilmenize rağmen nafile yere geri çağırmanıza sebep olan bir garip duygudur hüzün. Beklenmedik bir an ve zamanda kapınızı çalmasında sakınca olmayan, hatta size derinlik katan ama içinizde yuva yaptığı takdirde kanamamakla birlikte kabuk bağlamaz bir yara hâlini alan ve nihayet misafir gibi geldiği gözleriniz ve yüzlerinizdeki derin çizgilerin tapusuna da el koyan bir duygudur hüzün. Onca yıllık hayatta yaşanan sayısız acıların ve hatırı sayılır kayıpların yekvücut olup gözünüze ve yüzünüzdeki derin çizgilere gelip yerleşmesi ve bir daha da geri gitmemesidir hüzün...
Kur’an’da “Ben üzüntümü ve hüznümü sırf Allah’a arz ediyorum” (Yûsuf 12/86) diyen Hz. Ya’kûb’tur hüzün. “Senetü’l-Hüzün”de hem biricik Hatice’sinin kaybına yanan hem de amcası Ebû Tâlib’e şehadet getirmeden göçüp gitti diye hayıflanan Rasûlullah’tır hüzün. Bu yüzden hüzün aynı zamanda “Hazret-i Hüzün”dür. Gençlik çağlarımızda Ahmet Özhan’dan dinlediğimiz bir şarkıda, “hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir, gönlümün kıyısına vurur” diye anlatılan duygudur hüzün… Evet, hüzün gönlün kıyısına vurur ama yaş kemale erdikçe daha bir şiddetli vurur. Çünkü olgunluk çağlarında hayat ileriye değil de geriye bakarak yaşandığından hüzün artık daimî yoldaş olur. Bu çağlarda hüzün gelir baş köşeye kurulur ve yürek de yoruldukça yorulur…

15 Eylül 2018 Cumartesi

Aldanmamak lazım...


Bir gün yaralı bir kuş Hz. Süleyman’a gelerek kanadını bir dervişin kırdığını söyler. Hz.Süleyman dervişi hemen huzuruna çağırtır ve ona sorar;

“Bu kuş senden şikâyetçi, neden kanadını kırdın?”

Derviş kendini şöyle savunur: “Sultanım, ben bu kuşu avlamak istedim. Önce kaçmadı, yanına kadar gittim, yine kaçmadı. Ben de bana teslim olacağını düşünerek üzerine atladım. Tam yakalayacağım sırada kaçmaya çalıştı, o esnada kanadı kırıldı”

Bunun üzerine Hz. Süleyman kuşa döner ve şöyle der:

“Bak, bu adam da haklı. Sen niye kaçmadın O sana sinsice yaklaşmamış. Sen hakkını savunabilirdin. Şimdi kolum kanadım kırıldı diye şikâyet ediyorsun”

Kuş’un kendini savunması Hz. Süleyman’ı da şaşırtır:

“Efendim ben onu derviş kıyafetinde gördüğüm için kaçmadım. Avcı olsaydı hemen kaçardım. Derviş olmuş birinden bana zarar gelmez, bunlar Allah’tan korkarlar diye düşündüm ve kaçmadım.”

Hz. Süleyman bu savunmayı doğru bulur ve kısasın yerine getirilmesini ister. “Kuş haklı, hemen dervişin kolunu kırın” diye emreder.

Ancak bu emre Kuş itiraz eder: “Efendim, sakın böyle bir şey yaptırmayın” diyerek öne atılır.

“Neden” diye sorar Hz. Süleyman.

Kuş nedenini şöyle açıklar: “Efendim, dervişin kolunu kırarsanız, kolu iyileşince yine aynı şeyi yapar. Siz en iyisi bunun üzerindeki derviş elbisesini çıkartın. Çıkartın ki, benim gibi kuşlar bundan sonra aldanmasın.“

23 Ağustos 2018 Perşembe

İnsan tabiatının kötü tarafına dair

Kur’an’ın açık beyanına göre insan tabiatında iyilik kadar kötülük de verilidir, yani her ikisi de yaratılıştan gelir. Şems 91/7-8. ayetlerdeki “ve-nefsin ve-mâ sevvâhâ fe-elhemehâ fücûrahâ ve-takvâhâ” şeklindeki ifadeler belki de bunun en açık delilidir. Burada zikri geçen “nefs” kelimesi tasavvuf geleneğinde “şeytanın işbirlikçisi” olarak telakki edilen, hatta bazen “pisboğaz domuz”a, bazen “cadı”ya, bazen de “kişiyi/erkeği baştan çıkaran kadın”a benzetilen ve sonuçta süflî arzuların kaynağı olarak gösterilen lanetli bir varlık değil, bir bütün olarak insanın ta kendisidir. Bununla birlikte “insan” denen varlığın tabiat/fıtrat açısından kötülük (şer) ve günahkârlığa daha yatkın olduğunu söylemem gerekir. Kuşkusuz bu benim şahsî kanaatimdir. Çünkü ben insan söz konusu olduğunda “eşref-i mahlukat”çı değilimdir. Daha açıkçası Kur’an’ın beyanlarını az çok anlamaya başladığım zamandan beri işbu “eşref-i mahlukat” tabirinin aslında bir terane olduğu fikrine kailimdir.
H H H
Kur’an’ın gerçekte ne dediğini takvim yaprağının arka sayfasından okuyup öğrenenlere bu meyanda söyleyecek bir sözüm yok; fakat Kur’an bilgisine ve tefsir ilmine az çok hürmeti olanlara derim ki gerek altmış küsur ayette geçen “el-insan” kelimesi, gerek Tîn suresi 4. ayetteki “ehsan-i takvîm” tabiri, gerekse İsrâ suresi 70. ayetteki “ve-lekad kerremnâ benî âdem” ifadesi, daha yaratılış aşamasında peşinen bahşedilmiş bir “eşref-i mahlûkat, izzet, onur” payesine mi yoksa ehl-i küfür, nankör, şükürsüz insan tipolojisine mi işaret ediyor, buyrun biraz araştırın ve neticeyi kendiniz görün. Mesela, açın Kurtubî ve İbnü’l-Cevzî gibi müfessirlerin tefsirlerini ve bu ayetlerin ilk müslüman nesillerce nasıl anlaşıldığını bizzat kendiniz öğrenin.
Ben insanoğlunun tabiatı konusunda kötümser biriyim. Bu yüzden, “Kime iyilik ettiysen ondan sakın kendini” sözünü epeydir kulağıma küpe etmiş biriyim. Batılı bir filozof “İnsan Doğası Üzerine” adlı eserinde mealen şöyle der: Bizim sözde medeni dünyamız şövalyelerle, askerlerle, eğitimli insanlarla, avukatlarla, rahiplerle, filozoflarla, akademisyenlerle [not: bu benim eklememdir] ve daha bilmediğim daha başkalarıyla karşılaştığınız büyük bir maskeli balo gibidir. Bu insanların birçoğunun göründükleri gibi olmadıkları bir vakıadır. Aslında pek çoğunun suratında bir veya birkaç maske, onun arkasında da servet veya tazminat avcısı vardır… Kadınlar nispeten daha önemsiz görünen seçimler yaparlar ve genellikle derin sevgi, sadakat, uysallık, evcimenlik, hizmet ve mahcubiyet gibi maskeler takarlar.
Malum, nice kadın ve erkek ömür boyu bir yastıkta kocamak üzere kendilerine mahrem bir dünya kurarlar ve hele de bu dünya dillere destan bir aşk üzerine kurulmuşsa, ilk zamanlar birbirlerine çok büyük sözler veren çiftler kendi özel dünyalarında tüm mahremiyetleri yaşar, sırlarını paylaşırlar. Ama yine bir gün gelir, eşler ve/veya birbirlerini sevenler arasında birtakım sorunlar baş gösterir; derken onca yıllık yaşanmışlığa ortak olan bu insanlar birbirlerine karşı içten pazarlıklı hesaplar yapmaya, en az birkaç hamle sonrasını öngören hesap görme satrancını kurmaya başlarlar. Bu durum kimi zaman sözüm ona derin muhabbet ve sadakatin “artık bitti, tükendi” gibi ifadelerle noktalanması şeklinde son bulur ve bu safhanın akabinde geçmişteki sözde büyük sevginin yerine çok kere nefret ve hınç ikame olunur. Kimi zaman da sorunlar zaman içerisinde bir şekilde bertaraf olur, ardından sanki hiçbir kötü şey yaşanmamışçasına, “Nerde kalmıştık?” der gibi tekrardan yola revan olunur. Fakat ne tuhaftır ki bütün bu kir ve kirliliğe rağmen yine sevgiden, sadakatten ve eski zamanların güzelliklerini tekrar yaşamaktan dem vurulur. Hâlbuki bazen küçük bir sorunda dahi birbirlerini kırıp dökmek veya alabildiğine hırpalayıp bîtap düşürmek üzere konuşlanan eşler ve sevgililerin onca kirli hesap kitaptan ve birbirlerini alabildiğine yıpratmışlıktan sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi yola devamdan söz etmeleri insan tabiatındaki baskın çiğlik ve çirkinliğin tipik göstergelerinden biridir.
***
Buna benzer çiğlikler yıllar boyu büyük emek verdiğiniz, tüm birikiminizi kendisinden esirgemediğiniz insanların birtakım ümit ve beklentileri vaktiyle hesaplanan zaman ve zeminde karşılanmadığında da kendini gösterir. Yine bu tür çiğlikler ve çirkinlikler kimi zaman da saygısızlık, hoyratlık ve nobranlık şeklinde gerçekleşir. Hâsılı, insan denen varlık ham ve pişmemiş hâliyle sanki vahşi bir hayvan gibidir. Bencillik ise insan tabiatındaki kötülüğün kubbesini ayakta tutan fil ayağı sütun/kolon gibidir. İnsan tabiatı muazzam bir hodbinlikle bezelidir. Nitekim Meâric 70/19. ayetteki “innel insâne hulika helûâ” ifadesindeki geniş semantik de insan tabiatıyla ilgili olarak açgözlülük, sabırsızlık ve hodkâmlık gibi birçok kötü vasfı içerir. Fıtrat ve tabiatımıza kodlanmış bencilliğin yanı sıra pek çok insanın iç dünyası tıpkı bir yılanın dişinde depolanmış zehir gibi nefret, öfke, kin ve haset de içerir. Bütün bunlar zehirlerini akıtmak ve sonra da tıpkı zincirinden boşanmış şeytan gibi dört bir yandan saldırmak için sadece bir fırsat bekler haldedir.
İşte bu yüzden riyakârlık, yalancılık, düzenbazlık, hilekarlık, sahtekârlığın üzerine örtülen örtüyü kaldırıp atmak, dünyada hakiki sevgi, sadakat, vefa ve dürüstlükten ne kadar az kaldığını ve zahirde sevgi, sadakat gibi görünen birçok davranışın ardında birçok ahlaksızlık ve günahkârlığın sinsice pusuda bekler vaziyette olduğunu ortaya koymak, adiliğin bini bir para denebilecek bu devr-i âlemde neredeyse imkânsız bir iştir. Belki sadece bundan dolayıdır ki iç dünyalarında iyiliği kötülüğe baskın kılmaya çalışan pek çok insan kendilerine dört ayaklı dostlar edinmişlerdir. Bitmek tükenmek bilmez riyakârlıklar, yalakalıklar, sahtekârlıklar ve düzenbazlıkların adeta kol gezdiği bu dünyada halis muhabbet, sadakat ve vefadan artık büyük ölçüde ümit kesmiş insanlar için hayata iyimser bir nazarla bakmak hakikaten çok zor olsa gerektir.
18 Ağustos 2018
Karar Gazetesi

28 Temmuz 2018 Cumartesi

Her gün....

Her gün küçük bir yaşamdır; her uyanış küçük bir doğum, her sabah küçük bir gençlik ve her uyku küçük bir ölümdür.

Arthur Schopenhauer

26 Temmuz 2018 Perşembe

Sevgilerin eriyip dostluklar tükenince....


İnsan hayatında mutlu zamanlar azdır. Hayat insanın çehresine çok kere küçük tebessümler kondurur; ardından bunun karşılığını bitmez tükenmez meşakkatler olarak geri alır. Âşık Veysel’in, “Dünyada tükenmez murat varımış, ne alanı gördüm ne murat gördüm, meşakkatin adını murat koymuşlar…” şeklindeki muhteşem sözleri tam da bu durumu anlatır. Genel hayat bilançosu, Bedri Rahmi’nin bir tür şathiye tarzındaki, “Bir can verdi bize bin alır; gideriz gözümüz arkada kalır” dizelerini hatırlatır. Hayat macerasındaki nadir mutluluklardan biri, beklenmedik bir zaman ve mekânda karşılaştığınız bir insanı derinden sevdiğinizi fark ettiğiniz ve hayatınıza anlam kattığını hissettiğiniz zamanlardır. Sevgilerin eriyip dostlukların tükendiğini, zihninizin ve gönlünüzün sürekli olarak eski günlerde dolanıp bugüne gelmek istemediğini hissettiğiniz anlar ise ömür galerisindeki en berbat anılar arasında yer alır.
Hayat hikâyelerine hemen hiçbir fırtınada yıkılmayan, ömrün son demine kadar bir gıdım muhabbet kaybına uğramadan varlıklarını koruyan çok değerli dostluklar sığdırma bahtiyarlığına erişmiş insanlar vardır. Bunlar gıpta edilesi insanlardır. Zira uzun yıllar boyu böyle kadim dostlukların refakatinde yaşamak, yolda yürürken kaşıkçı elmasına rastlama ihtimali kadar düşük olur. Nedendir pek bilinmez, ama hayatta kopmaz dostluk bağları kurmak ve bu dostlukları sonuna kadar saklayıp korumak hakikaten zordur; ölümsüz olduğu zannedilen nice dostlukların ansızın tükenip bittiğine tanık olmak ise çok sıradan bir vakadır. Bunun böyle olması belki de bu dünyanın aslî kimyasıyla, yani basbayağı yalan dünya olmasıyla alakalıdır.
Hamdolsun ki ben kırk yıllık dostlukları yaşatma bahtiyarlığına ermiş kullardanım. Fakat aynı zamanda ölümsüz görünen kimi dostlukların güneş vurmuş çiy gibi bir anda eriyip gitmesine şahitlik etmenin acısını da yaşayan insanlardanım. Şimdi şu yakıcı sorunun cevabını aramaktayım: “Sevgi niçin söner, dostluk neden tükenir? Bu sorunun cevabı bin bir çeşit olabilir; her bir insan kendi yaşadıklarına binaen çok farklı hikâyeler anlatabilir. Kendi payıma söylersem, sevginin eriyip dostluğun tükenmesinde en temel sebeplerden biri, muhabbette iktisatsızlık, yani sevgide israftır. Hz. Ali’nin, “Sevdiğin insanı ölçülü sev. Yoksa gün gelir o insandan nefret edebilirsin; kızıp öfkelendiğin insana da ölçülü kız. Yoksa gün gelir o insanı sevebilirsin” (ahbib hâbîbeke hevnen mâ asâ en yekûne bağîdake yevmen mâ ve-ebğız bağîdake hevnen mâ asâ en yekûne habîbeke yevmen mâ) şeklindeki muhteşem sözü tam da bunu anlatır.

Bitmez tükenmez sanılan sevgi ve dostluklar kimi zaman öz çıkarlarla çatıştığında eriyip tükenir. Öz çıkar denen şey insanda çok esaslı bir dürtüdür. İnsan öncelikle kendi öz çıkarını düşünür. Sevgi ve dostlukla ilgili beklentiler öz çıkarları karşılamadığında hayal kırıklıkları yaşanmaya başlar; ardından yılgınlık, bıkkınlık, umutsuzluk ve ruhsuzluk duygusu insanı sarar. Bu arada sevgi ve dostluk da yavaş yavaş erimeye başlar. İlk zamanlar sevdiğiniz insanın hoyrat davranışları dahi size pek şirin görünürken, bu sevginin öz çıkarları karşılanmadığını fark ettiğiniz an itibariyle o kadim dostunuz ve sevdiğinizin hemen her davranışı size batmaya, kusurları çoğalmaya başlar. Çünkü gelinen noktada alınan karar, öz çıkarlar uğruna bu muhabbet ve dostluğun sonlandırılması kararıdır. İşin içine öz çıkarlar girdiğinde geri dönüş pek mümkün olmaz, “geri dönüş yok” kararının temyizi de olmaz. Bilakis karar verildiği andan itibaren bu kararı tahkim edecek birçok delil bulunur, sebepler icat olunur, bahaneler abartılır ve böylece çekip gitmenin gerekliliği hususunda vicdan rahatlatılır.
Sevgi ve dostluk kimi zaman sigara alışkanlığı gibi bir hâl alır. Normal şartlarda insanın bu tür alışkanlıklarından kopması hayli zordur. Ama günün birinde bir grip veya nezlenin sizi kırk yıllık sigaranızdan nefret ettirmesi de pekâlâ mümkün olur. Tıpkı bunun gibi gün gelir, hiç beklenmedik bir zuhurat sebebiyle sevgi ve dostluk ipi birdenbire kopar; artık çare yoktur, geri dönüş çok zordur. Ölmüş sevgiye, tükenmiş dostluğa suni teneffüslerle can vermeye çalışmak artık nafile bir uğraştır. Sevgi eridiğinde içinizde bir şeyler ölür. Hemen hiç kimse böyle bir kaybedişi, bir zamanlar asla kopmaz sanılan bağın birdenbire kopuvermesini kolay kaldıramaz. Üstelik hiçbir sevgi ve dostluk kaybı başka bir sevgi ve dostlukla telafi olunamaz. Çünkü hiçbir sevgi ve dostluk bir diğerinin yerini tutamaz.

Eriyip giden her sevgi, tükenip sönen her dostluk yürekte bir yara izi bırakır. Kayıp çoğu zaman yakıcı bir acı olarak yaşanır. Bu durumda hayat binanızdan bir parça koptuğunu peşinen kabullenmek kaçınılmazdır. Duygusal göçükten en az hasarla çıkmanın yolunu aramak lazımdır. Bu gibi hallerde pek çok insan umuda tutunmaya çalışır. “Şöyle şöyle olursa eski günler geri gelir, sevgiler ve dostluklar tazelenir” gibi düşüncelerle kendini avutur. Fakat bunlar ne yazık ki boş avuntulardır. Hatta bunlar acıyı daha da çoğaltan beyhude umutlardır. Bu gibi hallerde “yola devam” demek sanki daha akıllıcadır. Kaldı ki insan sanıldığı kadar kolay yıkılmaz, hayata çok kolay havlu atmaz; evet çok yıpranır, hırpalanır; kimi zaman düştüğü yerden bir daha kalkamam sanır ama sonunda bir vesileyle yeniden ayağa kalkmayı başarır. Ne pahasına olursa olsun, düşünce kalkmak, ayakta kalmayı başarmak ve hayata yeniden tutunmak lazımdır.
Mustafa Öztürk
Karar Gazetesi
14/7/2018