1 Mayıs 2019 Çarşamba

Bir Baba Gittiğinde;


Bir baba gittiğinde;
Arkanı yasladığın duvar
Sabahları sıcak ekmek
Okul harçlığı, otobüs bileti
Ciğerinden bir parça gider
Gider de gider…

En sinirli anında bile,
Dudağının kenarında bir gülümseme
Bayramda öpülecek el
Çocuklarımızı sırtında taşıyan
O sevimli dede gider
Gider de gider…

Bir içten “oğlum, kızım” sözünün sahibi
İnatçı bir siyasetçi
Koca bir beden
Çocuk bir yürek
Anneyle yapılan lüzumsuz tartışmalar
Heyecanlı bir taraftar
Çalışkan bir “Adam” gider
Gider de gider…

Bir sarılmaya, bir çift söze bile
Fırsat vermez Azrail
Vakit geldiği zaman
Sadece baban değil
Atan gider
Canın gider
Kanın gider
Gider de gider…

Dolmaz boşluğu kısa zamanda
Hep bir ses ararsın, bir nefes
Bir anahtar tıkırtısı
Yanlış bir iş yapınca
Gözünün içine bakılmasını
Ama sadece beklersin

Çünkü;
Bir baba gittiğinde,
Sadece baban değil;
Bir dostun,
Bir arkadaşın,
Bir sırdaşın,
Bir öğretmenin,
Bir ustan,
Bir yanın gider…
Gider de gider !

BiR OĞUL…
(KİMİN YAZDIĞINI BULAMADIM)

Babamız Bir Gün Gerçekten Ölür



Çoğumuz, babamız henüz hayattayken onun yüzüne bir kere bile dikkatle bakmayız. Baba, “baba” demeye başladığımız günden itibaren sürekli karşımızda duran bir alışkanlıktır. Yıllarca babamızdan değil, bir alışkanlıktan bahsederiz: Annemize, “babam bugün niçin gecikti? ” diye sorarız; kardeşimize, “babam yine su istiyor,” der ve dertleniriz; bazen de,”babama hangi yalanı uydursam,” diye planlar kurarız kafamızda. Baba, her seferinde, bize biraz uzak, biraz yabancı birisidir. Her gün elbiselerini giydirip sokaklara saldığımız o” biraz” yabancının, zamanın karşısında nasıl da eriyip gittiğini fark etmeyiz bile. Oysa ilkin ve hep onun elbiseleri yaşlanır, ilkin ve hep onun saçları ağarır, ilkin ve hep o öksürür. Bir alışkanlığın perde gerisinden baktığımız o yüzde zaman, çizgilerden, girintilerden ve çıkıntılardan yeni bir yüz yapar; bunu da fark etmeyiz. İçimizden az buçuk dikkat kesilenler bilirler ki, baba, gözaltlarındaki torbalarda yorgunluk biriktiren kederli göçmenidir evimizin. Bir an gelir, gözaltlarındaki torbaların bağcığını gözlerinin feriyle bağlayamaz olur artık. O iki bağcık da, hiç ummadığımız bir vakitte, hiç ummadığımız bir yerde çözülüverir. Çözülüverir ve babamız, bizden sakladığı bütün yorgunlukları orta yerde bırakıp, kederli yüzünü terk eder. Biliyor musunuz? Babamız bir gün gerçekten ölür!

Babamız bir gün gerçekten ölür, ama biz, onun ölümünü bile birden değil parça parça kavrarız. Eve geç kaldığımızda duyduğumuz tedirginlik, yerini garip bir boşluğa bırakır mesela; Annemiz, “babanız duymasın “ demez olur. Ütü masasında eksik bir giysi vardır artık. Sabahları ceketini tuttuğumuz telaş, akşamları kapısını açtığımız yorgunluk bizi terk etmiştir. Yaşarken bir alışkanlığa kurban giden babamızı, öldüğü günden sonra tekrar toplamaya, bir arya getirmeye başlarız. Onun, yırtık bir resim gibi günlerimizin şurasına burasına dağılmış ne çok yüzü varmış meğerse. Haber izleyen, kızan, surat asan bıyık altından gülen baba yüzlerinin hepsi de neredeyse bir tek kavşakta birleşmektedir ama: Evde. Bizim babamız bir ev adamıdır. Aslınca onlarca yıl hâkimi değil, mahkûmu olmuştur yaşadığı evin. Son bir gayretle yaşadığı konağı ve toprakları terk etmeye çalışan Tolstoy’un deliliğine soyunamayacak kadar karısı ve çocukları tarafından teslim alınmış, inceden inceye tutkusuzlaştırılarak vasat bir adama dönüştürülmüş ve hayatının yeknesaklığı içinde bir gün, kefen parasını biriktirmiş olmanın huzuruyla evine veda etmiştir.

Artık içimizden hiç kimsenin, bize veda eden babanın yerine baba olamayacağını, vaktin çıkıp çıkmadığını onun sesiyle soramayacağını anladığımızda, çaresizce bir şey yaparız: Kendimizi babamızın hiç ölmediğine, şeceremizin hiç dağılmayacağına inandırmak için, onun en sevdiğimiz fotoğrafını büyüterek, annemizin ya da en büyük kardeşimizin odasındaki duvarın yerine konduruveririz. Konduruveririz ve o resme bakarken ilk kez babamızın yüzüyle yüzleşiriz. Böylelikle ilk kez, babamızın gözlerinde bir göç öncesinin alınganlığını görürüz; saçlarının fazlasıyla beyazlaşmış olduğunu görürüz. Görürüz ki, onun alnı yaşadığımız coğrafyanın kaderiyle aynıdır. Sanki hiç mola verilmemiş bir savaşın cephe yerine benzeyen bu alın aslında bizzat hayatın alnıdır. Onu yeniden aramıza çağırmakla, yüzünü her gün görebileceğimiz bir yerde ağırlamakla, bir süreliğine de olsa, ölü babamızla ilk kez içtenlikle baba-evlat haline geliriz. Konuk ettiğimiz insanlara anlatırız onu, kim olduğunu soran çocuklara; öyle ki, onun kim olduğunu sormayanlara içlendiğimiz bile olur. Duvarda, bazı yanlarını yeni yeni hatırladığımız, çerçeve içinde bir babamız vardır artık.

Ama gün gelir, mevsimler duvardaki fotoğrafı da soldurmaya başlar. Babamızın gözaltlarını tutan o incelmiş bağcıklar, bir kere daha unutkanlığımız tarafından kopmaya terk edilir. Aramıza heyecanla çağırdığımız sevgili ölümüzün yüzü, mahkûm olduğu çerçevenin içinde tekrar bir gölgeye, bir alışkanlığa dönüşür. Bir evden bir eve taşınırken, eşyalarımızın arasında can çekişir durur; yeni evimize uygun olup olmadığını düşündürecek kadar uzaklaşır aramızdan. Nihayet, yeni evlerimiz, bu yakışıksız yabancının resmini duvarları için uygunsuz bulmaya başlar. Yeni evlerimizin duvarları, su kenarlarını, tarlaları, yorgun işçi tulumlarını, bir memurun çantasını, bir askerin kaputunu, bir kasketin alınlığını ve bütün o eski alışkanlıkları kabul etmez olur artık. Bir gün, biz yine fark etmeden, duvardaki yerinden de devrilir babamız; ikinci kez ölür! ..

Ali Ayçil

17 Mart 2019 Pazar

Haritalı Adam...

  • Suçlarla dolu bir dünya ve soluksuz bir takip...
  • Henüz kimsenin dikkatini çekmeyen bir bölgedeki antika harita dükkânında, kartografyaya kafayı takmış ve çevresinden kopuk bir tezgâhtar. Çözemediği bir sorunun cevabının peşine düşmüş cesur bir kadın. Kısa süre önce satın aldığı park yerinin kendisi ve okul çağındaki kızı için yeni, saygın bir hayatın bileti olduğunu uman önemsiz bir sabıkalı. Acımasız ama savunmasız durumda bir katil ve onun huysuz suç ortağı.
  • Ortaya çıkan bir grup gizemli kadın, sırtlarına kabaca işlenmiş geniş harita dövmeleri… Bu kadınlardan biri harita dükkânının kapısında belirip sırtını açtığında, çevresinden kopuk bir tezgâhtar olan Zak, kendini suçluların yeraltı dünyasına gönülsüzce girerken buldu. Aslında bu dünyayı görmezden gelmeyi tercih ederdi. Onu bu işe iten meraklı yeni arkadaşı Marilyn olmuştu.
  • Geoff Nicholson "Haritalı Adam"da, yapması gerektiği gibi insanı zorluyor ve hızla sayfaları çevirmenizi sağlıyor… Nicholson sakinlik yerine aksiyonu tercih ediyor. Kendinizi çok şaşırtıcı şeylerle karşılaşmaya hazırlayın.
17 Mart 2019 / 20.14
İstanbul 2019/4

14 Mart 2019 Perşembe

Ölüler Diyarı..

Cinayet büro amiri Stéphane Corso, bir dizi striptizci cinayetini araştırmakla görevlendirildiğinde, ne peşinde olduğu katilin karmaşık ruh halinin ne de girmesi gereken karanlık dünyanın farkındadır. Soruşturma onu geçmişi şaibeli, goya hayranı bir ressama götürür: Phılippe Sobieski’ye. Ressamla corso arasındaki düello, porno ve sadomazoşizm dünyasının labirentlerinde bir kedi fare oyununa dönüşür. Gerilimin efendisi Grangé, Ölüler Diyarı’nda insan doğasının kuytu köşelerini keşfe çıkıyor…

Sen kötüsün. 
Sen bir katilsin. 
Sen bir sapkınsın. 
Senin kanın çürümüş, zehirli ve kokuşmuş bir kan. Soyun neyse kanın da odur.
(Tanıtım Bülteninden)
-KARDEŞ GRANGE'ın kitabı ne zaman çıkar Serdar merak ediyor? 
- Serdar kim abi ?
- Bizim Arkadaş
- he bilmiyorum. 
çıkmış ve okudum ama sana gönderemiyorum Kavak
Asla sonunu tahmin edemeyeceğiz.
Üstat acayip....


14 Mart 2019 / 00.22
İstanbul 2019/3

3 Mart 2019 Pazar

Tilkinin Hilesi..

Alevler homurdanarak gökyüzüne doğru yükseliyor, ateşin etrafında oturan Kızılderililer boyalı suratlarında belirip kaybolan koyu göbgeler oluşturuyordu. Sonra kabile reisi sesini yükseltti. Konumu gösteren tören kılığına bürünmüş çok uzun boylu adamın kafasındaki tüylü başlığın ucu ta yere kadar uzanıyordu. Reis krallara yakışan görkemli bir tavırla konuşmaya başladı.

“Size beyaz adamın günahlarının, onu kötü ruhlarla karşılaşmasına neden olmaktan başka bir yarar sağlamadığını söylemeye geldim! O kötü ruhlar, beyaz adamı yiyip yutacak ve onu sonsuz lanetin alevlerine mahkum edecek! Bana inanın erkek kardeşlerim, oğullarım, kız kardeşlerim ve kızlarım. Hesap günü geldi. Ve zafer bizim olacak”

Reisi dinleyen çoğu için tek bir sorun vardı. Bu reis beyazdı.
3 Mart 2019 / 21.40
İstanbul 2019/2

Ölümcül Risk..

Ölümcül Risk - Simon Kernick
Onlar Oynar Bedeli Sen Ödersin… 

“Kernick bu cesur gerilim romanında, hikâyenin temposunu düşürmemek için her türlü kurnazlığı yapıyor.” 
Stegs Jenner her zaman sınırda yaşamıştır. Gizli görev üstlendiğinde, suçlularla zaman geçirip, onları adaletin karşısına çıkarmak için savaşmaktan başka hiçbir şey düşünmeyen sıra dışı bir kanun adamıdır. Jenner kendi yoluna gitmeye karar verdiğinde, dâhil olduğu operasyon korkunç bir şekilde yanlış gidince tüm şüpheler onun üzerinde toplanır. 
Araştırmacı dedektir John ve dedektif Tina Boyd soruşturma için çağırılır. Bilmedikleri şey ise, araştırdıkları olayın onları Londra’nın kötülüğüyle nam salmış uyuşturucu çetesinin kalbine, içlerinden birini de düşmanın namlusunun tam ucuna götürecek olmasıdır.
27 Ocak 2019 / 16.20
İstanbul 2019/1

6 Şubat 2019 Çarşamba

Gidemeyenlerin Ülkesi....

Ortada hukuk, siyaset, hak, adalet adına söylenecek bir şey kalmadı.
Söylenen her şey, tüm düşünme yeteneğini yitirmiş zihinlerin beton duvarlarına çarpıp, hiçbir etki yapmadan geri dönüyor.
Ortalıkta dolaşan birçok klişenin ne fikir denecek hali var, ne mantıktan nasibini almış, ne de adaletle en ufak bir ilintisi kalmış…
Polemik çabaları havada kalıyor. Tartışmalar gülünçleşiyor. İletişim sıfır…
Tarihin cilvesine bakın!
Ortaçağ, Aydınlanma’dan intikamını alıyor sanki.
Aydınlanma’nın kavramlarını dinselleştirerek onu içten fethediyor. Onu var eden aklı devre dışı bırakarak, düşünce yerine imanı hakim kılarak, tartışılmaz dogmalar yaratarak, kaybettiği tahtını yeniden ele geçiriyor.
Evet, Ortaçağ, Aydınlanma’dan intikamını alıyor.
Topuyla, tüfeğiyle koruyamadığı iktidarını, insanların ruhunu ele geçirerek geri alıyor.
Cadı kazanları kuruldu, odunlar yerleştirildi, her şey bir kıvılcıma bakıyor…
Ateşin etrafında çığlık çığlığa bekleşen kalabalık, tıpkı yüzyıllar öncesindeki gibi, genç bir kadını “kutsal” için yakmaya hazırlanıyor.
“Kutsal” olanın adı değişmiş.
Ama ne önemi var.
“Kutsal”ı yaratan fanatizm dimdik ayakta.
***
Telefonlarım, faksım günlerdir susmuyor. Elektronik posta kutum dolup taşıyor.
Hırsından ağlayan, umutsuzluğundan intiharı düşünen insanlarla konuşuyorum her gün.
“Böyle bir ülkede dünyaya gelmek için ne suç işledik Allah’ım?” diye yakınıyorlar.
Hepsi de kötü kaderlerine kahretmişler. Başlarını alıp, çekip gitmek istiyorlar. Başka bir ülkede göçmen olmayı, kendi ülkelerinde zenci sayılmaktan daha kolay hazmedebileceklerinin düşünüyorlar belki… böyle aşağılanarak yaşamaktan, bu kadar hiçe sayılmaktan, her dakika “burunları sürtülerek” hizaya sokulmaktan kurtulmaktan başka bir şey düşünemiyorlar.
Ama gidecek hiçbir yerleri yok. Başka bir dilleri, başka bir evleri, başka bir ülkenin banka cüzdanı yok.
Kapana kısılmışlar…
Sessiz ve terkedilmiş çoğunluk… terkedilmiş ve ihanete uğramış…
Bütün kalabalıklarına rağmen ne kadar yalnızlar.
Bütün güçlülüklerine rağmen ne kadar zayıf…
Benden bir umut, dayanma güçlerini artıracak bir çift söz, tevekkül içinde yaşamaya devam edebilmek için bir yol soruyorlar.
Bilseler ki ben de kendimi ne kadar yalnız ve çaresiz hissediyorum.
***
“Bağnazlığın bir kimliğin ögesi haline geldiği noktada, belki de fedakarlık sağlıklı olanlara düşüyor.” Diye yazmış Etyen Mahçupyan…
Galiba öyle. Ama nasıl yapacağız bu fedakarlığı?
Başımızı alıp giderek mi?
“Başını alıp gitmek”… Yakılmak üzere bağlandığımız çarmıhtan, o çarmıhın altındaki odunlar ateşe verilmeden bağlarını kopartıp çekip gitmek. O çarmıhın çevresinde halka olmuş çığlıklar atan bağnazlar güruhunun hevesini kursağında bırakıp çekip gitmek…
Acılar ve yalnızlıklar içinde bir başka diyara, yobazın elinin yetişemeyeceği herhangi bir yere alıp başını gitmek. Kendi ülkenin değil, bir yaban elin yalnızı olmayı göze alarak çekip gitmek…
Ve kendi yurdunun her gün biraz daha “gidemeyenlerin ülkesi”ne dönüşmesini uzaktan acılar içinde seyretmek…
Buna yürek dayanır mı?
Gülay GÖKTÜRK
6 Mayıs 1999